İÇİNDEKİLER
ARAMA:

ÖNSÖZ

Bizleri, varlıklar içerisinde insan olmak şerefiyle taçlandırarak yaratan ve îman ile rızıklandırarak ebedî vuslat yolumuzu açan Allâh Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâlar olsun!

Ebediyet yolculuğunda insanlık haysiyetimizi âbidevî ölçülerle te’siste yegâne ve en mükemmel örnek şahsiyetimiz, «üsve-i hasene»miz olan Peygamberler Sultânı Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya da sonsuz salât ü selâm olsun!

İnsan hayatı, yaşama sevinci ile ölüm ürpertileri arasında geçer. Bunun hikmeti, insanın tefekkür ve idrâkinin sonsuzluğa açılmasını temindir. Çünkü bu hayattan maksat, ebedî saadeti kazanmaktır. Dolayısıyla insan için asıl mühim olan, ecel ürperişlerinden kurtularak hayatı da, ölümü de güzelleştirmeye çalışmaktır. Bunu başardığı zaman, insana mânevî olgunluk ve ilâhî vuslat kapıları açılmaya başlar.

Ancak bunun yolu, tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalpten geçer. Çünkü insanoğlunun yapısında bütün müsbet/olumlu özellikler mevcut olduğu gibi bütün menfî/olumsuz vasıflar da vardır. Çünkü dünya imtihanı bunu gerektirmektedir. O hâlde dünya imtihanını kazanmak için menfîliklerin/olumsuz özelliklerin bertaraf edilmesi ve müsbetlerin/olumlu husûsiyetlerin ihyâ edilmesi şarttır. Cenâb-ı Hak buyurur:

“…Nef­se ve ona birta­kım kâ­bi­li­yet­ler ve­rip de iyi­lik ve kö­tü­lük­le­ri­ni il­hâm ede­ne ye­min ede­rim ki, nef­si­ni kö­tü­lük­ler­den arın­dı­ran (tez­ki­ye eden) kur­tu­lu­şa er­miş, onu kö­tü­lük­le­re gö­men de zi­yân et­miş­tir.” (eş-Şems, 7-10)

Bu da kendini doğru bir şekilde tanımaktan geçer. İçindeki nefs yılanını göremeyen, ona karşı tedbir alamaz ve onun zehrine kurban gider. Bu sebeple «Kendini tanıyan Rabbini tanır.» buyrulmuştur.

Hazret-i Mevlânâ, bu gerçek ışığında insanın kendini daha iyi tanıması için bize şu ifadeleri bir ayna olarak uzatır:

“İnsan bir ormana benzer. Nasıl ki, ormanda binlerce domuz, kurt, temiz ve pis huylu hayvan varsa, insanın iç dünyasında da her türlü güzellik ve çirkinlik vardır.”

“Ey sâlik!.. Mûsâ da Firavun da senin varlığında mevcuttur. Bu iki hasmı kendinde aramak gerektir.”

“Vahyin ışığında aydınlan ki, sendeki Mûsâ, sendeki Fira­vun’a galip gelsin!..”

Bu mesele o kadar mühimdir ki, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, biz­zat iş­ti­râk et­tik­le­ri ve “Gaz­ve­tü’l-Us­ra”, yâ­ni “Zor­lu Se­fer” adını verdikleri Te­bük Gaz­ve­si’nden dö­nü­ş esnasında şöyle buyurdular:

“–Şim­di kü­çük ci­hâd­dan bü­yük ci­hâ­da dö­nü­yo­ruz.”

Ashâb-ı kirâm hayrete düşüp sordu:

“–Bun­dan da­ha bü­yük ci­hâd olur mu, yâ Rasûlâllah?”

Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- şöyle îzah etti:

“–Evet! Şim­di kü­çük ci­hâd­dan en bü­yük ci­hâ­da; nefs ile mü­câ­he­de­ye dö­nü­yo­ruz!”

[1]

Bu gerçekten hareketle Edebali Hazretleri, asırlarca cihana hükmeden Osmanlı Devleti’nin ilk halkası olan Osman Gazi’ye nasihatleri içerisinde en büyük zafere şöyle dikkat çekti:

“–Ey oğul! En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.”

Kendi içinde bu zaferi kazanamayan biri, her şeyden önce kendisi için bir muammâdan ibaret kalır. Yani kendini tanıyamayan kimse, insan muammâsını çözemez. Bu çözülmeden hayatın ve ölümün sırrını çözmek, ebedî âlemi kavramak da imkânsızlaşır.

Bütün bu gerçekler ışığında;

«İnsan Denilen Muammâ» en büyük meselemizdir. Çünkü insanın, kendindeki muammâyı doğru çözmesi, özündeki hikmet ve sırlarını Hak ile te’lif ederek vuslat kapısını bulması demektir. Bunun yegâne formülü de peygamberlerin ve evliyâullâhın izinden gidebilmektir. Çünkü onlar, bu muammâyı çözen en doğru mânevî anahtarlar gibidir. Dolayısıyla insanlık haysiyeti, onların halkasına ihlâsla dâhil olduğumuz gün bambaşka bir kıvam kazanır. Fakat bu halkanın dışına çıkıp da fâsıklar ve âsîler topluluğu içerisine düşersek mâlûmlarımız bile muammâya dönüşmeye başlar. Bu da -Allah muhâfaza etsin- bizim helâkimiz olur. Bu itibarla asıl mesele, sâlihlerle beraber olabilmektir. Çünkü o rahmet insanlar, etrafındakilere daima: «Yağmur Gibi Ol!.. Bereket Saç!» telkininde bulunurlar. Bu, güzel bir kul olmayı ifade ederken bunun yolunun da Hak için tâlim, terbiye, hizmet ve gayretten geçtiğini de vurgulamaktadır. Çünkü «Nesillerin Yetişmesi» bunlara bağlıdır. Hele hayatta en zor işin insan terbiyesi olduğunu düşünürsek, bu mes’ûliyetin hikmeti daha da iyi anlaşılır. Bunun içindir ki, sağlam bir şahsiyet inşâsında «Malzemeyi Eksik Kullanmak»tan son derecede kaçınmak şarttır. Bu, kullukta her şeyi mükemmel yapma gayreti içinde olmak demektir. Böyle bir mükemmellik de ancak «Gönlü Harameyn’e Taşıyabilmek»ten geçer. Zira gönül gülleri ancak Harameyn ikliminde yeşerebilir. Ebediyete hazırlıkta bu şekilde cennet gülü hâline gelebilmeyi «Vakit Geçmeden, Güneş Batmadan» gerçekleştirmek zarûrîdir. Yoksa iş işten geçtikten sonra hiçbir nedâmetin ve hayıflanmanın faydası olmaz. Bu itibarla «Tevbede Acele Etmek» gereklidir. Çünkü ölüm, aldığımız şu en sıhhatli nefeste bile yakamızdan tutabilir. Diğer taraftan tevbesiz kimseler, «İnsanoğlunun Nankörlüğü»nü idrak edemezler. Onların hayatı, perişanlık ve hüsran kapısına çıkar. Ömrün tamamı bomboş lâkırdılara benzer. Binbir menfî haslet, gönlü de idrâki de boğar. Bilhassa «Dildeki Hançer: Gıybet» insanın kendi can evine saplanır, vicdanı da gönlü de öldürür. Bizi bu bâdire ve uçurumlardan kurtaracak olan «Nasihatın Ehemmiyeti»ni iyi kavramak lâzımdır. Çünkü Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Din, nasihattir.” (Müslim, Îmân, 95. Ayrıca bkz. Buhârî, Îmân, 42) buyurmuşlardır. Bütün bu ölçülerde muvaffak olabilmek için gayretlerimizin yanı sıra «Duâdaki Sır»rı kavramalı ve duâyı hayatımızın ve ibadetlerimizin özü hâline getirmeliyiz.

İşte o zaman içimizdeki bütün muammâları aşar, canlar cânına vâsıl oluruz.

Değerli okuyucularımız!..

Yukarıda bahsettiğimiz hususlar, aynı zamanda eserimizde yer alan makale başlıklarıdır. Bu çalışma, “Altınoluk

Dergisi”nin okuyucularımıza hediyesi olan “Şebnem

Dergisi”nde yayımlanmış yazıların kitaplaşmış hâlidir. Ayrıca kitabın muhtevasını tamamlayıcı ve ziynetlendirici olması bakımından son kısmına «Mevlânâ Hazretleri’nden -kuddise sirrûh- Hikmet Damlaları» ekledik ve onları kısaca açıklamaya gayret ettik.[2]

Cenâb-ı Hak, cümlemizin hayatını, kendi yolunda amel-i sâlihlerle tezyîn eylesin. Bütün güzel gayretlerimizde bizleri muvaffak kılsın. Üzerimizdeki ilâhî emaneti ve insanlık haysiyetini liyâkatli bir şekilde taşıyabilmeyi ve huzuruna sâlihler ve müttakîler zümresine dâhil olarak varabilmeyi nasip buyursun.

Âmîn…