HAK DOSTLARI
Hak dostu bir kişiye yâr olmak, padişahların başlarına taç olmaktan iyidir.
Cihan Padişahı Yavuz Sultan Selim Han şöyle demiştir:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;
Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş!..
Padişahların başına taç olan, bir müddet saltanat sürse de neticede onların faniliğine mahkûm olur. Ancak bir Hak dostuna yâr olanların saltanatı ise ebedîdir. Çünkü Hak dostunun sahibi Allah’tır ve bu dostluğun bereketi de sonsuz saadet ve saltanata mazhariyettir.
Bir veli ile yâr olan, daima o istikamette bir ilerlemeye mazhar olur. Bu suretle elde edilen her şey, dünyada bırakılacak olan fânî oyuncaklarla mukayese edilmeyecek derecede değerlidir. Nitekim I. Ahmed Han’ı irşad ile ihya eden ve gerçek bir sultan eyleyen, Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ile olan dostluğu olmuştur.
Kulağın duyuşu huyları değiştirir, gözün apaçık görüşüyse özü değiştirir.
Görmenin bilgisi ayne’l-yakîndir. Duymanın bilgisi ilme’l-yakîndir. Bu itibarla görülenin tesiri, duyulanın tesirinden kat kat güçlüdür. İnsanı duyduklarından ziyade, olumlu veya olumsuz, gördükleri şekillendirir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, gözün de özün de sâdıklardan akis alması için: «Ey îman edenler! Sâdıklarla beraber olunuz!» (et-Tevbe, 119) buyurmuştur.
Hiç derede kuru toprak bulunur mu?
Sâlih kulların ırmak misali olan gönüllerinde hiçbir kabalık, nezaketsizlik, bereketsizlik ve çoraklık olmaz. Onlar daima feyiz ve rûhâniyet menbaıdırlar.
Köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez.
Küçük sular, en ufak bir pislikle kirlenirler. Ancak derya misali uçsuz bucaksız olan suları, köpeklerin dudakları aslâ kirletemez. Çünkü deryalar kendisine akan kirlerle bulanmaz, üstelik o kirleri de kendi temizliği içinde eritir, yok eder. İşte Allâh’ın sâlih kulları da böyle deryalar gibidir ki, onlara gafil ve nâdan kimselerin yaptığı kabalıklar, attığı çamurlar ve hakaretler aslâ zarar vermez. Şu hadise bu hususta ne güzel bir misaldir:
Bir gün Sultan Ahmed Han, çok sevdiği üstâdı Hüdâyî Hazretleri’ne kıymetli bir hediye göndermişti. Fakat Hazret-i Hüdâyî, devlet ricâlinden hediye alma alışkanlığı olmaması için kabûl etmedi. Bunun üzerine Sultan Ahmed, hediyeyi uhdesinden çıkarmış bulunduğu için onu devrin şeyhlerinden Abdülmecîd Sivâsî Hazretleri’ne gönderdi. Abdülmecîd Sivâsî Hazretleri’nin hediyeyi kabul etmesi münâsebetiyle de bir ziyâret esnâsında:
“–Efendi Hazretleri! Ben bu hediyeyi daha evvel Hüdâyî Hazretleri’ne göndermiştim. Kabul buyurmamıştı. Fakat siz kabul buyurdunuz!” dedi.
İfâdelerdeki nükteyi anlayan Sivâsî Hazretleri de şu mânidar cevabı verdi:
“–Sultanım! Hazret-i Hüdâyî bir ankâdır ki, lâşeye tenezzül etmez!”
Bu cevaptan memnun olan Sultan, aradan birkaç gün geçtikten sonra Hüdâyî Hazretleri’ne uğradı. Ona da:
“–Efendim! Sizin kabul etmemiş olduğunuz o hediyeyi Abdülmecîd Efendi kabul buyurdu.” dedi.
Hazret-i Hüdâyî de mütebessim bir çehre ile:
“–Sultanım! Abdülmecîd Efendi bir deryâdır. Koca deryâya bir damlacık mâsivâ kiri düşmesi, onun sâfiyetine zarar vermez!” buyurdu.
Suyun yüzlerce kerem ve ihtişamı vardır ki; kirlileri kabul eder ve kirlerini temizler.
Olgun insanlar, berrak bir su gibi olmalıdır. Suyun her kiri temizlediği gibi muhatabının her türlü kusurundan rencide olmaksızın, onu arıtıp temizlemeyi becerebilmelidir. Yani irşada muhtaç muhatabın ruhuna girecek bir damar bulmalıdır.
Sen insan huylarından öldüğün vakit sırlar denizi seni başının üstünde taşır.
Nefsânî huyları itibarıyla ölü hâle gelenler, rûhen diri hâle gelmiş olurlar. Böyle olunca onlar, cesetlerinin fânî olmasıyla mâzî olmaz, ebedî olarak yaşarlar. Sözleri, eserleri, menkıbeleri ile daima hayır ve hasenat tevzi ederler.
Karga, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?
Kargaların bağrışmaları bülbüllerin rencide olup da susmalarına sebep olursa da bu sükût, hikmeti zayi etmemek içindir. Ancak hakikati ve doğruyu şakımak bakımından bülbüller hiçbir karganın karşısında seslerini kesmezler. Yani Hak yolundakiler zalimlerden korkmazlar. Onlar; “Rabbim, Allah’tır” diyerek kınayanın kınamasına aldırmaz ve kötülüklerin azgınlığına da aldırış etmeden hizmetlerine devam ederler. Nitekim Hasan-ı Basrî Hazretleri, Haccâc-ı Zâlim karşısında bile susmamış, hakkı tevzî hizmetine devam etmiştir.
Kılavuzun hareket etmedikçe hareket etme. Başsız hareket eden, kuyruk olur.
İslâm’da üç kişi bir yola gidiyor olsa, birini lider seçmeleri sünnettir. Çünkü bir başa tâbî olmadan icrâ edilen faaliyetlerde anarşi, yani kargaşa mukadderdir; bertaraf edilemez.
Allâh ile beraber olmak isteyen kişi, veliler huzurunda otursun. Velilerin huzurundan kesilirsen helâk oldun gitti. Çünkü sen küllî olmayan bir cüz’sün. Şükretmek, surat ekşitmekse; sirkeden çok şükreden yok.
Veliler, Allâh’a en yakın kullar olduğu için onların huzurundakiler Allah ile beraberlik sırrına erişirler. Bu beraberliği terk edenler helâk olur. Bir de şükrün alâmeti, razı olmakla başlar. Eğer surat ekşi ise, yani râzılık yoksa, o suratın gönlünde şükürden bahsetmek boştur.
İnsan Allah ile beraberlik ve şükür gibi mânevî enerjiler almaya muhtaçtır. Bunlar da ehlinin yanında alınır. Nitekim Ashab-ı Kiram, Efendimizden aldığı enerji (rûhaniyet) sayesinde sahabî oldu ve kendilerinde akrabiyyet (mânevî yakınlık hâli), meydana geldi ve her hâllerini Allah rızasına göre istikametlendirdi.
Hâl ile öğüt veren, sözle öğüt verenden iyidir.
İnsanlar karakter ve şahsiyete hayrandır. Karakter ve şahsiyetin peşinde giderler. Çünkü sağlam bir şahsiyetin ifade ettiği en küçük nasihat bile tesir bakımından en büyük sözlerden daha güçlüdür.
Tohum, toprağa düşse onun için “öldü” denebilir mi?
Münbit bir toprağa düşen tohuma acınmaz!.. Çünkü o, neşv ü nemâ bulacaktır. Doğru yolda yürüyen ve hatta bu sebeple birtakım iptilâ, musibet ve güçlüklerle karşılaşanlara çoğu kere onun harcandığı gözüyle bakarlar. Halbuki böyleleri harcanmış değil, Hak için kullanılmıştır. Harcanmak, neticesiz bir enerji sarfı veya imkân tüketmekle olur. Niyet hâlis ise ve güzel bir netice varsa, ne kadar güçlükle karşılaşılsa da, bu bir harcanma değildir. İstikbale doğuştur. Hazret-i Ebûbekir, bütün servetini Hak yolunda defalarca cömertçe infak etmesine rağmen hiçbir zaman fakir düşmedi, aksine bir de vuslat zenginliği ile ebedîleşti.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, cömertlik hasletini ve onun zıddı olan cimrilik iptilâsını ne güzel ifâde eder:
“Cömertlik, cennet selvisinin dalıdır. Bu dalı elinden bırakana eyvahlar olsun. Ekin eken, önce ambarı boşaltır, ama sonra hâsılâtı pek çok olur. Fakat tohumu ambarda tutan ise, sonunda onu farelere yem yapar.”
“Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi, cömertlik de fakir ve zayıf kimseler ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür, ikram ve ihsânın güzelliği de fakir ve gariplerle ortaya çıkar.”
“Fakr u zarûret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin, senin de kalbin yumuşayıp rûhun incelsin.”
Diğer taraftan bir varlığın kendisine enerji ve gıda olacak bir imkâna mazhar olması, dıştan nasıl görünürse görünsün, hiçbir zaman ölüm değil, diriliştir. Aksine, bir damla, denize karışırsa kudret ve diriliği daha da artar. Aynı şekilde ruhen diri olanlar, bedenlerini kurban vererek ebedî vuslata adım atarlarsa, bu da aslâ ölüm değil, bilâkis diriliştir.
