İÇİNDEKİLER
ARAMA:

LÜGATÇE

âbid: İbâdet eden, zâhid.

acz, acziyet: 1. Gü­cü yet­me­me hâ­li, güç­süz­lük, ik­ti­dar­sız­lık. 2. Be­ce­riksiz­lik.

âfet: Büyük felâket, belâ, musîbet.

ahlâk-ı hamîde: Övülen, beğenilen, takdir edilen davranış, huy.

ahmak: Aklı kıt, zekâca gelişmemiş, budala, kalın kafalı.

aleyhimesselâm: Al­lâh’ın se­lâ­mı o iki­si­nin üze­ri­ne ol­sun, mânâsında bir duâ cümlesi.

âmâde: Ha­zır, ha­zır­lan­mış, emir bek­le­yen, em­re ha­zır, mü­hey­yâ.

asâlet: 1. Soyluluk, asillik. 2. Saygı uyandıran davranış şekli. 3. Köklü ve esaslı olma, asilliğe uygun şekilde davranma.

âsi: 1. İsyan eden, başkaldıran, otorite tanımayan. 2. Günahkâr, Allâh’ın emirleri dışına çıkmış. 3. Haydut, serkeş.

asil: 1. Asaleti olan, soylu, köklü, kibar. 2. Asaleti olana uygun, yüksek, yüce. 3. Kendi adına hareket eden, vekil olmayan.

âşinâ: 1. Tanıdık, bildik, yabancı olmayan. 2. Bilgi sâhibi, anlayacak kadar bilen, vâkıf.

avam: 1. Halk, halkın büyük kısmı, umum. 2. Aşağı tabaka, câhil kesim, ayak takımı.

ayne’l-yakîn: Beş duyu vasıtasıyla edinilen kesin bilgi.

âzad: 1. Esirlikten, kölelikten kurtulmuş; serbest, hür. 2. Kaydı ve bağlılığı olmayan, kayıtsız. 3. Bütün kayıtlardan kurtulup Allâh’a yönelmiş kimse, gerçek sûfî.

bâdire: Birden ortaya çıkan tehlikeli hâl, felâket.

bâriz: Açık, göz önünde, âşikâr, zâhir.

basîret: 1. Kalb ile görme, doğru ve ölçülü görüş, uyanıklık. 2. Sezgi, uzağı görme. 3. Firâset, kavrayış.

bâtın: 1. İç. 2. İç yüz. 3. Gizli, görünmeyen nesne. bâtınî: Dâhilî, sır ve hakîkatle ilgili.

bedevî: 1. Çölde çadırda yaşayan, göçebe. 2. Çölle ilgili. 3. İptidaî tarzda yaşayan, medenî olmayan.

bende: 1. Kul, köle, bağlı. 2. İntisâb eden, taraftar.

benlik: 1. Ferdiyeti ve şahsiyeti meydana getiren varlık, ben duygusu. 2. Nefsi önde tutma, enaniyet, kibir, gurur. 3. Şahsiyet, kimlik.

bent: Su toplamak için yapılan set, baraj.

berî: 1. Kur­tul­muş, âzâ­de, sâ­lim. 2. Ku­sur­suz, ka­ba­hat­siz.

berrak: 1. Duru, saf; bulanık olmayan. 2. Pek parlak. 3. Açık, bulutsuz (gök, hava).

beşâret: Müj­de, muş­tu.

bezgin: Bıkmış, usanmış, yaşama zevkini kaybetmiş, ümitsiz.

bîgâne: 1. Tanıdık olmayan, yabancı. 2. İlgisiz. Tasavvufta: Dünyâ ile ilgisini kesmiş olan.

bilânço: (mec.) Bir işin, bir olayın, bir durumun muhâsebesi.

bühtan: Yalan, iftirâ, haksız suç isnâd etme.

cehâlet: 1. Câhillik, bilgisizlik. 2. Nadanlık. 3. Gençlik, tecrübesizlik.

cevaz: Câ­iz ol­ma, izin, mü­sâ­ade.

cevher: 1. Öz, esas, ma­ya. 2. Baş­lı ba­şı­na, ken­di­li­ğin­den var olan, ol­ma­sı için baş­ka bir şe­ye ih­ti­yaç duy­ma­yan, asıl var­lık. 3. Tıy­net, ci­bil­li­yet, soy­dan ge­len has­let, ta­biî is­tîdat. 4. Kıy­met­li taş. 5. Var­lık ka­zan­dı­rı­cı ilâ­hî ne­fes.

cihet: 1. Yön, ta­raf, gö­rüş, bakış açı­sı. 2. Ve­sî­le.

cür’et: 1. Cesaret, yüreklilik, yiğitlik. 2. Atılganlık, ileri atılma. 3. Önü sonu düşünülmeden yapılan atılganlık. 4. Küstahlık, kendini bilmezlik.

çorak: 1. Verimsiz, tarıma elverişsiz toprak. 2. Sert ve koyu renkli bir kil cinsi ki, su geçirmediğinden toprak damların üzerine yayılır.

dâimî: 1. Sürekli, devamlı, temelli. 2. Eksik olmayan, devamı gelen.

dam: 1. Binaları korumak için üzerlerine yapılan örtü, ev üstü. 2. Barınılan yer, ev. 3. Küçük ev.

darb-ı mesel: Geniş tecrübelere dayalı atalar sözü, atasözü.

dem: 1. Nefes, soluk. 2. Zaman, vakit, an, lahza. 3. Söz. 4. Yudum. 5. Tecellînin zuhur ettiği an.

derûnî: 1. İçe ait, içe has. 2. İçten, kalbî, gönülden.

diğergam: Baş­ka­la­rı­nı dü­şü­nen.

dimağ: 1. Beyin. 2. Akıl, şuur.

dirâyet: Ze­kâ, bil­gi, kav­ra­yış.

dûçar: Gi­rif­târ ol­muş, müb­te­lâ ol­muş, tu­tul­muş.

dumûra uğramak: Körelmek.

düstur: 1. Kanun, kâide. 2. Vezir, müşir. 3. Esaslı kâide. 4. Büyük defter. 5. Kanunları ve nizamları ihtivâ eden kitap.

elem: 1. Ağrı, acı, sancı. 2. Dert, üzüntü, gam, tasa, kaygı.

endeks: Birden fazla hâli kıyaslayarak neticeye varmayı gâye edinen sentez.

enkaz: Bir şeyin yıkılması neticesinde ortaya çıkan kalıntı, yıkıntı, moloz.

fânî: Ölümlü olan, gelip geçici, biten, tükenen, sonlu.

fâzıl: Fazîlet sâhibi, fâik, üstün.

fazîlet: 1. Kişiyi ahlaklı, iyi hareket etmeye yönelten mânevî kuvvet, erdem. 2. İyi ahlak, iffet.

feryat: 1. Bağırma, çağırma, haykırma, çığlık. 2. Yardım isteme. 3. İnilti, sızıltı. 4. Şikayet.

fevkalâde: 1. Olağanüstü, alışılmıştan farklı, normalin üstünde. 2. İstisnaî. 3. Çok güzel, çok iyi, çok üstün.

feyz: 1. Mâ­ne­vî haz; gö­nül hu­zû­ru. 2. Bol­luk, bereket. 3. Ol­gun­laş­ma ve iler­le­me. 4. Su­yun ta­şıp ak­ma­sı.

fıtrî: Yaratılıştan olan, tabiî, doğuştan.

figan: Acılı ses, inleme, çığlık, feryat, nâle.

fikrî: Fikre ait, fikirle ilgili, fikre has.

firâset: : An­la­ma, sez­me kâ­bi­li­ye­ti.

fitne: 1. İmtihan, deneme. 2. Karışıklık, kargaşa. 3. Ara bozma, fesat.

fücur: 1. Gü­nah, zi­nâ. 2. Gü­nah­kâr­lık, ah­lâk­ça düş­kün­lük.

füyûzât: Fe­yiz­ler.

gaflet: 1. Gâfil olma hâli, gâfillik. 2. Nefsin arzularına uyarak zamanı boşa geçirmek veya önemsiz şeylerle uğraşmak.

galebe: 1. Galip gelme, yenme. 2. Üstünlük. 3. Fazlalık, ekseriyet.

gıybet: Arkasından kötü söz söyleme, bulunmadığı bir yerde çekiştirme, kötüleme; dedikodu yapma.

girdap: 1. Su veya hava çevrintisi, anafor. 2. Çok tehlikeli, içinden çıkılması zor hâl.

giryân: 1. Ağlayan, yaş döken. 2. Ağlayarak.

habâset: Kötülük, fenalık, habislik.

habîs: 1. Kötü, fenâ. 2. Kötü kişi.

had: 1. Sınır, kenar, uç, son. 2. Miktar, derece. 3. Emir ve yasak; şer’i ceza.

hakîmâne: Hakîme uygun tarzda, bilgece.

hamakat: Anlama kıtlığı, bönlük, ahmaklık.

hamd: Allâh’ın ululuğunu övme, medh; Allâh’a teşekkür, şükran.

haram: 1. Yapılması, işlenmesi dinen yasaklanmış bulunan. 2. Dokunulmaz. 3. Yasak.

harameyn: İki mu­kad­des şe­hir, Mek­ke ile Medî­ne.

harâret: 1. Sıcak, sıcaklık, ateş. 2. Susama, susuzluk. 3. Vücutta meydana gelen aşırı sıcaklık, ateş.

hâriç: 1. Bir şeyin dışı, dışarısı; dışta bulunan. 2. Dış memleket, yaşanılan ülkenin dışındaki ülke.

haset: Kıskanma, kıskançlık, çekememezlik.

hasım: 1. Düşman. 2. Bir işte, yarışta veya davada karşı taraf, rakip.

haslet: 1. Yaratılıştan, doğuştan gelen husûsiyet, huy. 2. Güzel huy, iyi husûsiyet.

havâle: Bir işi, bir fiili, bir şeyi başka birine bırakma, başka birine terk etme, ısmarlama, devretme.

havâs: 1. Seç­kin­ler, bü­yük­ler, has­lar, üs­tün olan­lar. 2. Oku­muş, kül­tür­lü, mü­nev­ver kim­se­ler.

havf: Kor­ku.

hayır: 1. İyilik, iyi iş, iyi şey. 2. Karşılık gözetilmeden yapılan iyilik.

hayırhâh: Hayır isteyen, hayır dileyen, başkalarının iyiliğini isteyen.

hazin: 1. Hüzünlü, üzüntülü, acıklı. 2. Üzüntü veren, gamlandıran, kederlendiren.

hebâ: 1. Harcama, boşa gitme. 2. Boş, beyhude, nâfile.

heder: Boşa gitme, karşılıksız kalma, harcanma, ziyan olma.

helâl: 1. İslâmî bakımdan kullanılabilmesine veya yapılmasına izin verilen şey, şeriata uygun şey. 2. İslâmî ölçüler içinde, namus ve ahlâk dairesinde kazanılmış şey. 3. Temiz, yenilebilir, kullanılabilir. 4. Meşrû, bağışlanmış.

hengâm: Za­man, çağ, sı­ra, va­kit, mev­sim.

hevâ: 1. Nefse âid şeylere olan heves, istek, arzu, sevgi, hoşlanma. 2. Nefsî zevkler, düşkünlükler. 3. Övünme, iftihar etme.

heybe: Daha çok binek hayvanlarının eğerine asılarak yük taşımakta kullanılan iki gözlü, dokuma veya meşinden yapılan torba, çifte torba.

hırka: 1. Vücudun üst kısmına ve diğer elbiseler üzerine giyilen daha çok örme giysi. 2. Derviş elbisesi. 3. Eski püskü yamalı elbise.

hikmet: 1. Hakîmlik. 2. Yüksek bilgi. 3. Sebep, gizli sebep. 4. Ahlâkî söz, öğüt verici söz, kısa ve öğretici ahlâkî söz, mesel.

hîlekâr: Hile yapan, hileci, hilebaz.

hilkat: Ya­ra­tı­lış.

hissiyât: Hisler, duyuşlar.

hodgâm: Hod­bin, ben­cil.

husûl: Mey­da­na gel­me, ol­ma, pey­dâ ol­ma, or­ta­ya çık­ma.

husûsiyet: 1. Ayırıcı vasıf, başkalarından farklı olan şey. 2. Husûsî olan şeyin hâli. 3. Çok yakın dostluk, samimilik, âşinâlık.

ıskarta: 1. Değerini kaybetmiş mal, bozuk ve kullanılmaya elverişli olmayan malzeme. 2. Değeri düşmüş, yıpranmış (şey).

ıztırap: Üzücü bir hâlin sonucu olan tasa, kuvvetli acı, elem.

icrâ: 1.Yapma, yerine getirme, bir işi yürütme. 2. Akıtma, akıtılma.

idrâk: 1. Akıl erdirme, anlama, kavrama kabiliyeti. 2. Ulaşma, erişme, varma, yetişme.

îfâ: Bir işi ger­çek­leş­tir­me, yap­ma; bir hiz­me­ti ye­ri­ne ge­tir­me.

iftira: Olmayan bir suçu yükleme, asılsız olarak kötü şeyler isnad etme, kasıtlı olarak kara çalma, bühtan.

ihlas: 1. Doğru, samimî, kalbî ve karşılıksız, sevgi; samimî bağlılık; samimiyet, doğruluk. 2. Riya karışmamış, samimî ibâdet. 3. Hâl ve hareketlerde Allah rızâsına yönelme.

ihsân: 1. Bağışlama, bağış olarak verme. 2. Bağışlanan şey. 3. Yardım, iyilik, lütuf.

ihtar: 1. Hatırlatma, bir konuda hatırlatma yapma, dikkatini çekme, uyarma. 2. İdarî bir ceza, uyarma cezası.

ihtirâs: Aşırı hırs, şiddetli arzu, bir şeye kuvvetli temâyül.

ihtişam: Büyük gösteriş, debdebe, tantana.

ihyâ: 1. Yeniden hayat kazandırma, canlandırma, uyandırma, diriltme, güçlendirme, tâzeleme, onarma, şenlendirme, îmâr. 2. Bir arâziyi tarım yapılabilir hâle getirme. 3. Bir geceyi ibâdetle geçirme.

ilâhî: 1. Allâh’â ait, Allah’la ilgili. 2. Fevkalâde güzel, hoş, mükemmel.

ilticâ: 1. Sı­ğın­ma, ba­rın­ma. 2. Gü­ven­me, da­yan­ma.

iltifat: 1. Güler yüzle muâmele, nâzik ve yumuşak davranma, gönlünü hoş etme, ilgilenme, teveccüh. 2. Dikkat, itina.

inâyet: 1. Dikkat, gayret, özenme. 2. lütuf, ihsân, iyilik.

inkıta: Kesilme, kesinti meydana gelmesi.

inkişâf: 1. Açıl­ma. 2. Bü­yü­me, ge­liş­me. 3. Mey­da­na çık­ma. 4. Mâ­ne­vî bir sır­rın ve­ya hâ­lin gö­rün­me­si.

insan-ı kâmil: Olgun insan, her bakımdan üstün vasıflar taşıyan kişi.

intibah: 1. Uyanma, uyanıklık. 2. Göz açıklığı. 3. Sinirlerin, uzuvların harekete gelip uyanması.

irâdî: İsteyerek, iradeyle yapılan.

irfân: 1. Bilme, anlama. 2. İlâhî bir feyizle kâinâtın sırlarını bilme kudreti. 3. Kültür.

irşâd: 1. Hak yolu, doğru yolu gösterme, uyarma. 2. Tasavvufta, mürşidin Allâh yolunu göstermesi.

isbat: 1. Delil ve şahit göstererek doğruyu ortaya koyma. 2. Şâhit, delil. 3. Sağlamlaştırma. 4. Var etme.

istîdâd: 1. Kâbiliyet, bir şe­yin ka­bû­lü­ne, ka­za­nıl­ma­sı­na olan ta­biî me­yil. 2. Akıl­lı­lık. 3. An­la­yış­lı­lık.

istikâmet: 1. Doğruluk, dürüstlük, nâmuslu hareket, doğru davranış. 2. Cihet, yön. 3. Doğrultu, yönelme.

istinâd: 1. Dayanma. 2. Güvenme. 3. Sened, delîl, hüccet.

iştihâ: 1. Meyil, istek. 2. İştah, yemek yeme isteği.

iştiyâk: Çok ar­zu et­me, öz­le­me, ta­hassür.

îtidal: 1. Aşı­rı ol­ma­ma, or­ta hâl­de bu­lun­ma. 2. Yu­mu­şak­lık, mü­lâ­ye­met. 3. Eşit ol­ma, den­ge­le­me.

itiraf: Başkalarının bilmediği, kendisi için zararlı olacak bir hâli açıklama, ikrâr etme.

iz’aç: Tâciz etme, can sıkma, bunaltma, tedirgin etme, sıkma.

iz’ân: 1. An­la­yış, kav­ra­yış, akıl. 2. İta­at, söz din­le­me, bo­yun eğ­me. 3. Ter­bi­ye, edeb.

kabîl: Ola­bi­lir, müm­kün.

kâfi: 1. Kifayet eden, yeten, kâfi gelen, ihtiyacı karşılayan. 2. Yeter, yetişir.

kâim: 1. Kıyâmda olan, ayakta duran. 2. Bir kişinin yerini tutan, yerine geçen. 3. Bir şeyi mümkün kılan sebep.

karakter: 1. Bir kişi ve topluluğun ayırıcı mânevî vasıflarının tamamı, seciye. 2. Ayırıcı vasıf. 3. Huy, tabiat. 4. Çeşit, cins.

kat’î: 1. Şüpheye ve tereddüde meydan vermeyen, kesin. 2. Değişmez, vazgeçilmez, kesin kararlaştırılmış.

katre: Dam­la.

keder: 1. Kaygı, tasa, gam; acı, hüzün. 2. Bulanıklık.

kemâl: Ol­gun­luk, yet­kin­lik, tam­lık, kusursuzluk, ek­siksiz­lik.

keyfiyet: 1. Bir şeyin nasıl olduğu, hâl, durum, vaziyet, husus, vasıf, nitelik, kalite. 2. İş, hâdise.

kib­ir: 1. Büyüklük, ululuk, azamet. 2. Kendini beğenme, büyüklük satma. 3. Gurur.

kifâyet: Kâ­fi mik­tar­da ol­ma, yet­me, ye­ter­lik.

kudsiyet: 1. Kudsîlik, kutluluk, mukaddeslik, muazzezlik, azizlik. 2. Arınmışlık, temizlik.

küfrân-ı nîmet: Nankörce davranma, velinimetine karşı nankörlük etme.

lâşe: Leş.

lâubâlî: 1. Korku ve çekinmesi olmayan, saygısız, pervasız. 2. Teklifsiz, senli benli. 3. Kayıtsız.

letâfet: 1. La­tîf­lik, hoş­luk. 2. Gü­zel­lik. 3. Ne­zâ­ket. 4. Yu­mu­şak­lık.

liyâkat: Lâ­yık ol­ma, uy­gun bu­lun­ma, ya­rar­lı­lık, de­ğer­li­lik, eh­li­yet, ik­ti­dar.

mahâret: Bir işte, bir şey meydana getirmede ustalık ve beceriklilik, hüner.

mâhir: Elinden iyi iş gelen, ustalık ve beceriklilikle yapan, mahâretli, hünerli.

mâhiyet: Bir şeyi tayin eden aslî unsur, bir şeyin hakîkati, nitelik.

mahlûk: Allah tarafından halk edilmiş, yaratılmış, yaratık.

mahşer: 1. Haşr olunma, ölülerin dirilip kalkma günü, kıyamet. 2. Kıyamet gününde ölülerin dirilip toplanacakları yer. 3. Çok kalabalık yer.

makbul: 1. Kabul gören, alınan, reddedilmeyen, beğenilen, hoşa giden. 2. Muteber, itibar gören, geçerli.

mâkes: Akis ye­ri, ak­set­me ye­ri, bir şe­yin yan­sı­dı­ğı yer.

makro: Büyük.

mâkul: 1. Akla uygun, akla yakın, mantıklı. 2. Aşırı olmayan, ılımlı. 3. Akıllıca hareket eden.

mâlum: 1. Belirli, bilinmez olmayan; bilinen, belli. 2. Fâili belli olan fiil. 3. Herkesçe bilinen.

mânevî: 1. Maddî olmayan, ruhî. 2. Mânâya ait, manayla ilgili. 3. Fikrî, hissî. 4. Zahirî olmayan, içe âit, bâtınî.

mânidar: Mânâlı, anlamlı, mânâ taşıyan; ima ihtiva eden.

mâsivâ: Allah’ın gayrı olan her şey.

mâ­tem: 1. Ölen, kaybedilen şeyin ardından üzülme ve ağlama, yas. 2. Büyük acı ve üzüntü.

maya: (mec) Bir şeyin aslî unsuru, özü; esas, cevher.

mazhar: 1. Nâ­il ol­muş, eriş­miş, ka­vuş­muş; nâ­il olan, ka­vu­şan, eri­şen, şe­ref­le­nen. 2. Bir şe­yin zu­hûr et­ti­ği yer, eş­yâ ve mad­de.

mebrur: Hayırlı, makbul.

mecburen: 1. Mecbur olarak, zorla, cebren. 2. Zarûretten ötürü.

meçhul: 1. Bilinmeyen, malûm olmayan, hakkında bilgi edilemeyen. 2. Fâili belli olmayan fiil, edilgen.

medâr: 1. Vâ­sı­ta, ve­sî­le, fay­da. 2. Dö­ne­rek ha­re­ket eden bir cis­min da­yan­dı­ğı nok­ta.

med-cezir: 1. De­ni­zin ay çe­ki­mi te­sî­ri ile al­ça­lıp yük­sel­me­si, gel-git. 2. İniş-çı­kış.

menfî: 1. Olum­suz, müs­be­tin zıd­dı. 2. Nef­yo­lun­muş, sü­rül­müş, sür­gün edil­miş. 3. Ne­ga­tif.

mes’ûd: Kutlu, saadetli, bahtiyar, mutlu.

mesken: İkâmet olunan, oturulan, barınılan yer, ev.

mesned: 1. İs­nâd edi­len, da­ya­nı­lan şey. 2. Rüt­be, ma­kam, gâ­ye.

meşakkat: 1. Sıkıntı, zahmet, güçlük, zorluk. 2. Zahmet verici iş.

meşher: Teş­hîr ye­ri, ser­gi.

mevhibe: Bahşiş, ihsan, bağış.

mevzû: 1. Va’z olunmuş, konulmuş, yerleştirilmiş. 2. Ele alınan, üzerinde durulan husus, bahiz. 3. Düzenlenmiş, tanzim edilmiş, kurulmuş. 4. Uydurma, düzme, sahih olmayan.

mevzubahis: Bahsedilen, bahse esas olan, hakkında konuşulan.

mezâlim: Zulümler.

mezbele: Süp­rün­tü ye­ri, süp­rün­tü­lük, çöp­lük.

meziyet: Bir kim­se­yi baş­ka­la­rın­dan ayı­ran ve yü­cel­ten va­sıf, üs­tün­lük, de­ğer­li­lik, yük­sek ka­rak­ter.

mikro: Ancak mikroskop yardımıyla görülebilecek kadar küçük.

minnet: 1. Bir iyilik karşısında kendini mânevî olarak borçlu hissetme, yük altında kalma. 2. Bir iyiliğe karşı teşekkür etme, iyilik bilme. 3. İyilik, lütuf, bağış.

mizâc: 1. Mânevî vasıfların bütünü, huy, tabiat, yaratılış. 2. İnsan vücûdunda dört temel maddenin karışmasından meydana geldiğine inanılan hâl.

mîzan: 1. Terâzi. 2. Ölçü âleti. 3. Tartı âleti. 4. Âhırette günah ve sevabların, iyilik ve kötülüklerin ölçüleceği terazi, mânevî ölçü aleti.

muammâ: 1. Ka­rı­şık, mâ­na­sı zor an­la­şı­lır şey. 2. Bil­me­ce.

mûcib: 1. Îcâb eden, lâzım gelen, gereken, gerektiren. 2. Sebep, vesîle.

muhaddis: 1. Hadis âlimi. 2. Hadis nakil ve riâyet eden kimse.

muhatap: 1. Hi­tab edi­len, ken­di­si­ne söz söy­le­nen, ko­nu­şu­lan kim­se. 2. Ko­nuy­la il­gi­li sa­yı­lan kim­se, ta­raf.

muhkem: 1. Tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, kuvvetli. 2. Tam, noksanı olmayan, bozukluğu bulunmayan. 3. Metin.

muhteris: İh­ti­ras­lı, aşı­rı de­re­ce­de ar­zu­lu, hırs­lı.

muktedir: İktidarlı, güçlü, kuvvetli, elinden iş gelir.

muktezâ: 1. İk­ti­zâ eden şey­ler, ge­re­ken­ler. 2. So­nuç­lar.

mûnis: 1. İnsandan kaçmayan, kanı sıcak, cana yakın, alışık, ünsiyetli. 2. Alışmış, alışılan.

murâkabe: 1. Bak­ma, göz al­tın­da bu­lun­dur­ma, kont­rol. 2. Ken­di iç âle­mi­ne bak­ma, te­fek­kü­re da­lıp ken­din­den geç­me.

mu­saf­fâ: Tas­fi­ye edil­miş, arı­tıl­mış, te­miz­len­miş, sâ­fi­yet ka­zan­mış.

musîbet: 1. Belâ, felâket. 2. Pis, uğursuz.

mutî: 1. İtaat eden, itaatli, baş eğen. 2. Tâbi, bağlı, başka birinin hükmü altında bulunan.

muttalî: Bilgi sahibi, haberdar, haber almış, vâkıf, bilgili.

muttasıf: Vasıflanmış; vasıf sahibi.

muvaffakiyet: 1. Muvaffak olma, başarma, başarı. 2. Galibiyet.

muz­da­rip: Izdırâbı olan, ızdırap çeken, acı duyan, kederli.

mücehhez: Donanmış, donatılmış, noksanlıkları giderilmek sûretiyle hazır hâle getirilmiş.

mücerred: Cisim hâlinde bulunmayan, soyut, saf, hâlis, tecrîd edilmiş, soyulmuş.

müdrik: 1. İdrak eden, anlayan, kavrayan, aklı eren. 2. Olgun, yetişmiş.

müessir: 1. Tesir eden, eser bı­ra­kan. 2. Hü­zün ve­ren, ke­der­len­di­ren, do­ku­nak­lı. 3. Sö­zü ge­çen, hük­mü yü­rü­yen.

müflis: 1. İflas etmiş, bütün varını yoğunu elinden çıkarmış, borcunu ödeme gücünü kaybetmiş. 2. Parasız, züğürt.

mükellefiyet: Mükellef olma hâli, yükümlülük.

mülâhaza: 1. Dikkatle ve teferruatıyla düşünme. 2. Dikkatle bakma. 3. Düşünme.

müneccim: 1. Yıldızların hâl ve hareketlerinden ahkâm çıkaran kimse, astrolog, falcı. 2. Astronomi ile uğraşan kimse.

münezzeh: Tenzih edilmiş, yüce, berî.

mürebbî: Terbiye eden, eğitimci

mürid: 1. İradesi olan, emreden, buyuran. 2. İradesi olmayan, Hakk’ın ve mürşidinin iradesine tâbi olan, iradesini şeyhe teslim eden, tarikata girip bir şeyhe bağlanmış bulunan, derviş, müntesip.

mürşid: İrşad eden, doğru yolu gösteren, rehber, bir tarikatın başına bulunan şeyh.

müsebbibu’l-esbab: 1. Sebepler sebebi. 2. Bütün sebepleri ve vesîleleri yaratan; Allâh.

müstecâb: Ka­bûl olun­muş.

mü­şâ­he­de: 1. Bir şeyi gözle görme. 2. Mânevî seyir.

müşahhas: 1. Şa­hıs­lan­dı­rıl­mış, ci­sim­len­di­ril­miş, şe­kil­len­di­ril­miş. 2. Göz­le gö­rü­lüp, el­le tu­tu­lur hâl­de bu­lu­nan.

mütâlaa: 1. Bir konuda karar verebilmek için iyice düşünme. 2. Rey, mülâhaza. 3. İyice düşünülerek verilen karar.

müteahhit: 1. Taahhüt eden, bir işi yapmayı üstüne alan, bir fiili gerçekleştirmek için söz veren, yüklenen. 2. İnşaat yapıp satan kimse.

mütehassıs: 1. İhtisas sahibi, bir ilim dalında derin bilgi sahibi olan. 2. Belli bir şeye tahsis edilmiş bulunan.

mütekebbir: Kibirlenen, mağrûr.

mütevazı: 1. Tevâzu sahibi, alçakgönüllü, kibirsiz, gösterişsiz. 2. Nâzik.

müttakî: 1. Sakınan, çekinen. 2. Allâh’tan korkan.

müzeyyen: Tez­yîn edil­miş, be­zen­miş, süs­len­miş, do­nan­mış, tez­yi­nat­lı, süs­lü.

nâdir: Eşi, benzeri az bulunan, pek az tesadüf edilen, az bulunur, seyrek.

nâfile: 1. İslâmiyette farz veya vâcip olmayan ibadet. 2. Fazlalık, ziyâde.

nâil: Emeline erişen, gâyesine ulaşan, başaran, muvaffak olan, yetişen, erişen.

nakş: 1. Renkli boyalarla boyama, renkli boyama sûretiyle yapılan resim, süs. 2. Bina, duvar ve tavanlarına yapılan renkli resim veya süs.

namzed: Bir memuriyete, vazifeye veya hâle tayini, geçmesi düşünülen.

nankör: Gördüğü iyiliğin kıymetini bilmeyen, kendisine yapılan iyiliği ve eline geçen nimeti inkâr eden.

nasihat: 1. Doğru yola, iyiye, güzele sevk etmek için yapılan konuşma, öğüt. 2. Yol gösterme. 3. Akıl öğretme.

nazargâh: Bakılan yer, bakma yeri.

nazargâh-ı ilâhî: Cenâb-ı Hakk’ın nazar kıldığı yer.

necâset: 1. Pislik, kirlilik, murdarlık. 2. İnsan veya hayvan pisliği.

nedâmet: Piş­man­lık.

ne­fe­r: 1. Tek adam, kişi, ferd, şahıs. 2. Adet, kişi. 3. Rütbesiz asker, er.

neşe: 1. Erişme, yetişme, gelişme. 2. Sevinç, keyf. 3. Yetişme tarzı, huy, meşrep.

neşv ü nemâ: Ye­ti­şip bü­yü­me, sü­rüp çık­ma.

neşve: Se­vinç, ke­yif, mut­lu­luk sar­hoş­lu­ğu. (Di­li­miz­de ga­lat ola­rak “neş’e” şek­lin­de kul­la­nıl­mak­ta­dır.)

nezaket: Nâziklik, zâriflik, incelik, terbiye, edep.

nümâyiş: 1. Gösteriş, görünüş. 2. Gösteri, miting. 3. Yalandan gösteriş. 4. Gözdağı verme.

nümûne: Çok miktarda bir şeyi temsil etmek üzere seçilmiş az miktardaki şey, örnek, misal.

radyasyon: Bir enerjinin ışık demeti şeklinde yayılması hâli, ışınım.

rahvan: 1. Biniciyi sarsmayan süratli at yürüyüşü. 2. Böyle yürüyüşlü.

rakîk: 1. Çok in­ce, yuf­ka, nâ­zik, nâ­rin. 2. Yu­mu­şak kalb­li, yuf­ka yü­rek­li, his­li.

râm ol­mak: 1. İtâ­at et­mek, bo­yun eğ­mek, ken­di­ni baş­ka­sı­nın em­ri­ne bı­rak­ma. 2. Ku­lun bü­tün var­lı­ğı­nı Al­lâh -cel­le ce­lâ­lü­hû-’ya bağ­la­ma­sı.

razzâk: Allâh Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâ, yâni güzel isimlerinden; Bütün mahlûkâtın rızkını bol bol veren.

recâ: 1. Umma, ümid etme; ümid ve iyimserlik hâli. 2. Yalvarma.

refes: 1. Çirkin, müstehcen söz. 2. Cinsî temas.

rezâlet: Halkın duygularını inciten ahlâk dışı hâl, kepazelik, alçaklık, maskaralık, skandal.

riyâkâr: İkiyüzlü, mürâî.

ricâl: Adamlar.

rûhâniyet: 1. Rûha âit mânevî atmosfer, rûhu takviye eden mânevî hâller. 2. Ve­fât et­miş olan bir şah­si­ye­tin de­vâm eden mâ­ne­vî kuv­ve­ti.

sabır: 1. Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanma; zorluk, güçlük ve musibetlere dayanma; haksızlık karşısında nefsi tepkilerden alıkoyma; elde edilemeyen şeyler için kendini zaptetme; tahammül. 2. Olabilecek şeyleri telâşa kapılmadan bekleme. 3. Devam etme, sebat gösterme. 4. Nefsine hâkim olma.

sadaka-i câriye: Sürekli hayra sebep olan sadaka (mektep, câmi, çeşme vb).

safâ: 1. Üzüntü ve kederden uzak olma, endişesizlik, rahat, huzur, iç ferahlığı. 2. Eğlence. 3. Saflık, berraklık.

sefahât: 1. Zevke, eğlenceye, süse aşırı derecede düşkünlük. 2. Malını alabildiğine israf ederek kullanmak. 3. Eğlence.

sâfiyet: Hâ­lis­lik, te­miz­lik, pak­lık, arı­lık.

sa­lâ­hi­yet: Bir şe­yi yap­ma­ya iz­ni ve hak­kı ol­ma, bir işi yap­ma ve­ya yap­ma­ma gü­cü­ne sâ­hip ol­ma, yet­ki.

sefâlet: 1. Süflîlik, aşağılık, düşkünlük. 2. Maddî ve mânevî yoksulluk sonucu meydana gelen düşkünlük. 3. Aşırı fakirlik, şiddetli maddî sıkıntı.

sefih: 1. Kendi malını alabildiğine israf ederek kullanan. 2. Zevk, eğlence ve süse aşırı derecede düşkün olan. 3. Rezil, âdî. 4. İradesiz.

selâhiyet: Bir işi yapma veya yapmama hakkı olma, yetki.

setr: Örtme, kapama, gizleme.

seyr-i bedâî: Eşsiz güzellikleri seyretme.

sıklet: Ağırlık.

sirâyet: Bi­rin­den di­ğe­ri­ne geç­me, bu­laş­ma.

sû-i zan: Fenâ, kötü sanma.

sükûnet: 1. Durgunluk, hareketsizlik. 2. Dinme, kesilme, yatışma. 3. Huzur, rahat.

sunûhât: Akla, hatıra gelen, içe doğan şeyler.

sürûr: Se­vinç.

şâdî: 1. Eğlence, şenlik. 2. Neşe, sevinç.

şâyân: Uy­gun, mü­nâsip, ya­ra­şır, lâ­yık.

şeb-i arus: 1. Düğün gecesi. 2. Ölümü vuslat telakkî eden Hazret-i Mevlânâ’nın vefât ettiği gece.

şer: 1. Fenalık, kötülük, hayrın zıttı. 2. Kavga, çekişme, nifak. 3. Kötülükte bulunan kimse.

şiâr: 1. Ni­şan, eser, işâ­ret, alâ­met. 2. Alâ­met-i fâ­ri­ka.

şükrân: İyiliğe karşı gösterilen iyi tavır, gönül borcu, minnettarlık.

şükür: İyiliğin kıymetini bilme ve iyilik yapana bu hissi gösterme, nimet ve iyiliği anıp sâhibini övme.

şü­mûl: 1. İçi­ne al­ma, kap­la­ma. 2. Âit ol­ma, de­lâ­let et­me.

tafsîl: Et­raf­lı­ca, de­tay­lı, açık­la­ya­rak an­lat­ma.

tahayyül: Ta­sav­vur et­me, ha­yal­de vü­cûd ver­me, zi­hin­de can­lan­dır­ma.

tahlil: Unsurlarına ayırma, halletme, çözümleme, analiz, değerlendirme.

tahrik: 1. Hareket ettirme, yerinden oynatma. 2. Teşvik etme. 3. Kışkırtma, azdırma.

tahsin: 1. Güzel bulma, beğenme. 2. Aferin deme, alkışlama. 3. Hayran olma.

tahte’s-serâ: Yerin altı, toprak altı.

takarrub: Yak­laş­ma, ya­kın ol­ma.

takvâ: Al­lâh’tan kork­ma, Al­lâh kor­ku­suy­la dî­nin ya­sak­la­rın­dan ka­çın­ma.

takviye: 1. Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. 2. Teyid ve tasdik etme. 3. Yardımcı kuvvet.

tasallut: Mûsâl­lat ol­ma, sa­taş­ma, ba­şı­na ek­şi­me.

tasavvur: 1. Zihinde canlandırma, tahayyül etme, göz önüne getirme. 2. Yapılmasını düşünme.

tatbik etmek: Uygulamak.

tebahhur: Buharlaşma, buharlaşıp uçma.

teberrük: Bereket umma, mübârek görme, uğurlu sayma.

tedârik: Hazırlama, elde bulundurma, sağlama.

tedbir: 1. İdare etme, çekip çevirme. 2. Bir işin sonunu hesaplama. 3. Bir işin yürütülmesi ile ilgili zorlukların çâresini önceden düşünme.

tedirgin: Huzuru, rahatı kalmamış; rahatsızlık, huzursuzluk.

tefekkür: Dü­şün­mek.

tekbir: Yüceltme, “Allâhu Ekber” diyerek Allâh’ı ululama.

telâkkî: 1. An­la­yış, gö­rüş. 2. Şah­sî an­la­yış, şah­sî gö­rüş.

telif: 1. Uz­laş­tır­ma, bağ­daş­tır­ma; alış­tır­ma. 2. Eser yaz­ma, top­la­ma, dü­zen­le­me.

telkin: 1. Fik­ri­ni ka­bûl et­tir­me, aşı­la­ma. 2. Öl­mek üze­re olan kimse­nin ba­şın­da ke­li­me-i şe­hâ­det ge­ti­re­rek tek­rar­la­ma­sı­nı sağ­la­ma­ya ça­lış­ma.

temâyül: 1. Bir ta­ra­fa doğ­ru eğil­me, mey­let­me. 2. Bir kim­se ve­ya şe­ye ta­raf­tar ol­ma, il­gi duy­ma.

temennî: 1. Olmasını veya olmamasını isteme, arzu, talep, dilek. 2. Rica.

tenbih: 1. Uyarma, ikaz. 2. Hatırlatma, ihtar.

teneşir: Üzerinde ölü yıkanan ayaklı tahta.

tenezzüh: Eğlenmek kasdıyla yapılan gezinti.

tenkîd: 1. İyiyi kötüden ayırma. 2. Bir eser, kişi veya olay hakkında hüküm yürütme, iyi ve kötü taraflarını belirtme, eleştirme, eleştiri.

tenzil: 1. Aşağılatma, indirme, düşürme. 2. Çıkarma.

terennüm: 1. Yavaş, güzel ve rûha tesir edici bir sesle söyleme. 2. Şakıma.

tesbih: 1. Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzih etme ve ululama. 2. “Sübhanallah” deme. 3. Allâh’ın sıfatlarını tesbih ederken sayı saymak için kullanılan ve otuz üç veya katları kadar tanenin ipe dizilmesiyle meydana gelen halka.

tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözlerle gönlünü ferahlandırma.

tesir: 1. Eser, iz bırakma; bir takım sonuçlar meydana getirme, bazı hisler uyandırma. 2. Üzüntü ve keder uyandırma, dokunma.

tesis: 1. Kurma, meydana getirme. 2. Temel atma. 3. Kurulmuş olan, yapılmış bulunan, kuruluş, kurum.

teslîmiyet: Teslim olma, teslim oluş, boyun eğiş, rıza, tevekkül.

tevâzû: Büyüklenmeme, alçak gönüllülük, gösterişsizlik.

tevhid: 1. Birleştirme. 2. Bir olduğuna inanma, birleme. 3. Allâh’ın birliğine inanma ve bunu ifade etme. 4. Allâh’ın birliğini ifâde eden “Lâilâheillallah” sözünü söyleme.

tevzî: 1. Da­ğıt­ma. 2. Her­ke­se pa­yı­na dü­şe­ni da­ğıt­ma, üleş­tir­me.

teyakkuz: Uyan­ma, uya­nık bu­lun­ma.

tezat: 1. Birbirine zıt olma, zıtlık, aykırılık. 2. Bir cümle veya mısrada birbirinin zıttı mânâları bir arada kullanma sanatı.

tezkiye: Nef­si, her tür­lü kö­tü sı­fat­lar­dan ve men­fî te­mâ­yül­ler­den te­miz­le­me, ak­la­ma ve gü­zel ah­lâk ile tez­yîn et­me.

tezyin: Zî­net­len­dir­me, süs­le­me.

tuğyân: 1. Taş­ma, coş­ma. 2. Hid­det­len­me.

ucub: Ken­di­ni be­ğen­miş­lik, ki­bir ve gu­ru­ra ka­pıl­ma.

uhrevî: Âhirete âit, âhiretle alâkalı.

ulemâ: Âlimler; ilim sahipleri.

ulvî: Yüksek, yüce.

umman: deniz, büyük deniz, okyanus.

usûl: 1. İlmî çalışmanın düzgün ve yeterli şekilde yapılabilmesi için gerekli başlangıç bilgisi, metot. 2. Kâide. 3. Yol, tarz, şekil. 4. Tertip, düzen. 5. Kök, esas.

ülfet: 1. Alış­ma. 2. Dost­luk, ar­ka­daş­lık, âşi­nâ­lık, iyi ge­çin­me.

ünsiyet: Alış­kan­lık, ül­fet, dost­luk.

vâ­kî ol­mak: Vu­kû bul­mak, ol­mak.

vazife: 1. Bir kimsenin yapmakla yükümlü olduğu iş. 2. Ahlâk veya iş icabı yapılması gereken fiil. 3. Yapılması bir kimseye ısmarlanan iş. 4. Bir kimsenin gördüğü hizmet.

vecd: 1. Ken­di­ni kay­be­der­ce­si­ne ilâ­hî aş­ka dal­ma. 2. Şid­det­li dî­nî duy­gu ve he­ye­can hâ­li.

vecîbe: Vâ­cib olan, ge­re­ken, ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si borç hük­mün­de bu­lu­nan iş, bo­yun bor­cu.

vesîka: 1. İnanılacak, dayanılacak, güvenilir, sağlam delil, hüccet. 2. Bazı malların dağıtımı ile ilgili olup, taşıyana üzerinde belirtilen miktarda alma hakkı veren kağıt.

vicdan: 1. İyiyi kötüden, hayrı şerden ayırmayı sağlayan iç duygu, ahlâk şuuru. 2. His, duygu. 3. Din, inanç.

vuslat: Bir şe­ye ulaş­ma, ka­vuş­ma, vi­sâl.

yâd: Anma, hatırlama, zikretme.

yakaza: Uya­nık­lık.

yama: 1. Delik veya yırtık yeri kapamaya yarayan parça. 2. Bu parça ile yapılan kapama işlemi. 3. Deri üzerinde meydana gelen geniş leke.

zaafiyet: 1. Zayıflık. 2. Dermansızlık, zafiyet.

zâ­hir (zâ­hi­ren): 1. Gö­rü­nen, mey­dan­da olan, bel­li, açık, âşi­kâ­re. 2. Dış gö­rü­nüş. 3. Ta­biî, şüp­he­siz.

zann: 1. Sanma, farz ve tahmin etme, ihtimale göre hükmetme. 2. Şüphe, tereddüt, şek.

za­râ­fe­t: Zariflik, incelik, nâziklik.

zarûret: 1. İhtiyaç, fakirlik, yoksulluk. 2. Muhtaçlık, çaresizlik, şiddetli ihtiyaç. 3. Yasak olan bir fiilin işlenmesini geçici olarak mübah kılan özür.

zelil: Zillete uğramış, alçalmış.

zemherî: Kışın en soğuk zamanı, şiddetli soğuk, karakış.

zevce: Hanım, eş.

zıll-ı zevâl: 1. Ölümün gölgesi. 2. Yok olup so­na eren göl­ge.

zikir: 1. Anma, düşünme, hatırlama, söz konusu etme. 2. Beyan ve ifade etme. 3. Allâh’ı dil veya kalble anma. 4. Belli duaları belli zamanlarda, belli sayı ve şekilde okuma.