LÜGATÇE
âbid: İbâdet eden, zâhid.
acz, acziyet: 1. Gücü yetmeme hâli, güçsüzlük, iktidarsızlık. 2. Beceriksizlik.
âfet: Büyük felâket, belâ, musîbet.
ahlâk-ı hamîde: Övülen, beğenilen, takdir edilen davranış, huy.
ahmak: Aklı kıt, zekâca gelişmemiş, budala, kalın kafalı.
aleyhimesselâm: Allâh’ın selâmı o ikisinin üzerine olsun, mânâsında bir duâ cümlesi.
âmâde: Hazır, hazırlanmış, emir bekleyen, emre hazır, müheyyâ.
asâlet: 1. Soyluluk, asillik. 2. Saygı uyandıran davranış şekli. 3. Köklü ve esaslı olma, asilliğe uygun şekilde davranma.
âsi: 1. İsyan eden, başkaldıran, otorite tanımayan. 2. Günahkâr, Allâh’ın emirleri dışına çıkmış. 3. Haydut, serkeş.
asil: 1. Asaleti olan, soylu, köklü, kibar. 2. Asaleti olana uygun, yüksek, yüce. 3. Kendi adına hareket eden, vekil olmayan.
âşinâ: 1. Tanıdık, bildik, yabancı olmayan. 2. Bilgi sâhibi, anlayacak kadar bilen, vâkıf.
avam: 1. Halk, halkın büyük kısmı, umum. 2. Aşağı tabaka, câhil kesim, ayak takımı.
ayne’l-yakîn: Beş duyu vasıtasıyla edinilen kesin bilgi.
âzad: 1. Esirlikten, kölelikten kurtulmuş; serbest, hür. 2. Kaydı ve bağlılığı olmayan, kayıtsız. 3. Bütün kayıtlardan kurtulup Allâh’a yönelmiş kimse, gerçek sûfî.
bâdire: Birden ortaya çıkan tehlikeli hâl, felâket.
bâriz: Açık, göz önünde, âşikâr, zâhir.
basîret: 1. Kalb ile görme, doğru ve ölçülü görüş, uyanıklık. 2. Sezgi, uzağı görme. 3. Firâset, kavrayış.
bâtın: 1. İç. 2. İç yüz. 3. Gizli, görünmeyen nesne. bâtınî: Dâhilî, sır ve hakîkatle ilgili.
bedevî: 1. Çölde çadırda yaşayan, göçebe. 2. Çölle ilgili. 3. İptidaî tarzda yaşayan, medenî olmayan.
bende: 1. Kul, köle, bağlı. 2. İntisâb eden, taraftar.
benlik: 1. Ferdiyeti ve şahsiyeti meydana getiren varlık, ben duygusu. 2. Nefsi önde tutma, enaniyet, kibir, gurur. 3. Şahsiyet, kimlik.
bent: Su toplamak için yapılan set, baraj.
berî: 1. Kurtulmuş, âzâde, sâlim. 2. Kusursuz, kabahatsiz.
berrak: 1. Duru, saf; bulanık olmayan. 2. Pek parlak. 3. Açık, bulutsuz (gök, hava).
beşâret: Müjde, muştu.
bezgin: Bıkmış, usanmış, yaşama zevkini kaybetmiş, ümitsiz.
bîgâne: 1. Tanıdık olmayan, yabancı. 2. İlgisiz. Tasavvufta: Dünyâ ile ilgisini kesmiş olan.
bilânço: (mec.) Bir işin, bir olayın, bir durumun muhâsebesi.
bühtan: Yalan, iftirâ, haksız suç isnâd etme.
cehâlet: 1. Câhillik, bilgisizlik. 2. Nadanlık. 3. Gençlik, tecrübesizlik.
cevaz: Câiz olma, izin, müsâade.
cevher: 1. Öz, esas, maya. 2. Başlı başına, kendiliğinden var olan, olması için başka bir şeye ihtiyaç duymayan, asıl varlık. 3. Tıynet, cibilliyet, soydan gelen haslet, tabiî istîdat. 4. Kıymetli taş. 5. Varlık kazandırıcı ilâhî nefes.
cihet: 1. Yön, taraf, görüş, bakış açısı. 2. Vesîle.
cür’et: 1. Cesaret, yüreklilik, yiğitlik. 2. Atılganlık, ileri atılma. 3. Önü sonu düşünülmeden yapılan atılganlık. 4. Küstahlık, kendini bilmezlik.
çorak: 1. Verimsiz, tarıma elverişsiz toprak. 2. Sert ve koyu renkli bir kil cinsi ki, su geçirmediğinden toprak damların üzerine yayılır.
dâimî: 1. Sürekli, devamlı, temelli. 2. Eksik olmayan, devamı gelen.
dam: 1. Binaları korumak için üzerlerine yapılan örtü, ev üstü. 2. Barınılan yer, ev. 3. Küçük ev.
darb-ı mesel: Geniş tecrübelere dayalı atalar sözü, atasözü.
dem: 1. Nefes, soluk. 2. Zaman, vakit, an, lahza. 3. Söz. 4. Yudum. 5. Tecellînin zuhur ettiği an.
derûnî: 1. İçe ait, içe has. 2. İçten, kalbî, gönülden.
diğergam: Başkalarını düşünen.
dimağ: 1. Beyin. 2. Akıl, şuur.
dirâyet: Zekâ, bilgi, kavrayış.
dûçar: Giriftâr olmuş, mübtelâ olmuş, tutulmuş.
dumûra uğramak: Körelmek.
düstur: 1. Kanun, kâide. 2. Vezir, müşir. 3. Esaslı kâide. 4. Büyük defter. 5. Kanunları ve nizamları ihtivâ eden kitap.
elem: 1. Ağrı, acı, sancı. 2. Dert, üzüntü, gam, tasa, kaygı.
endeks: Birden fazla hâli kıyaslayarak neticeye varmayı gâye edinen sentez.
enkaz: Bir şeyin yıkılması neticesinde ortaya çıkan kalıntı, yıkıntı, moloz.
fânî: Ölümlü olan, gelip geçici, biten, tükenen, sonlu.
fâzıl: Fazîlet sâhibi, fâik, üstün.
fazîlet: 1. Kişiyi ahlaklı, iyi hareket etmeye yönelten mânevî kuvvet, erdem. 2. İyi ahlak, iffet.
feryat: 1. Bağırma, çağırma, haykırma, çığlık. 2. Yardım isteme. 3. İnilti, sızıltı. 4. Şikayet.
fevkalâde: 1. Olağanüstü, alışılmıştan farklı, normalin üstünde. 2. İstisnaî. 3. Çok güzel, çok iyi, çok üstün.
feyz: 1. Mânevî haz; gönül huzûru. 2. Bolluk, bereket. 3. Olgunlaşma ve ilerleme. 4. Suyun taşıp akması.
fıtrî: Yaratılıştan olan, tabiî, doğuştan.
figan: Acılı ses, inleme, çığlık, feryat, nâle.
fikrî: Fikre ait, fikirle ilgili, fikre has.
firâset: : Anlama, sezme kâbiliyeti.
fitne: 1. İmtihan, deneme. 2. Karışıklık, kargaşa. 3. Ara bozma, fesat.
fücur: 1. Günah, zinâ. 2. Günahkârlık, ahlâkça düşkünlük.
füyûzât: Feyizler.
gaflet: 1. Gâfil olma hâli, gâfillik. 2. Nefsin arzularına uyarak zamanı boşa geçirmek veya önemsiz şeylerle uğraşmak.
galebe: 1. Galip gelme, yenme. 2. Üstünlük. 3. Fazlalık, ekseriyet.
gıybet: Arkasından kötü söz söyleme, bulunmadığı bir yerde çekiştirme, kötüleme; dedikodu yapma.
girdap: 1. Su veya hava çevrintisi, anafor. 2. Çok tehlikeli, içinden çıkılması zor hâl.
giryân: 1. Ağlayan, yaş döken. 2. Ağlayarak.
habâset: Kötülük, fenalık, habislik.
habîs: 1. Kötü, fenâ. 2. Kötü kişi.
had: 1. Sınır, kenar, uç, son. 2. Miktar, derece. 3. Emir ve yasak; şer’i ceza.
hakîmâne: Hakîme uygun tarzda, bilgece.
hamakat: Anlama kıtlığı, bönlük, ahmaklık.
hamd: Allâh’ın ululuğunu övme, medh; Allâh’a teşekkür, şükran.
haram: 1. Yapılması, işlenmesi dinen yasaklanmış bulunan. 2. Dokunulmaz. 3. Yasak.
harameyn: İki mukaddes şehir, Mekke ile Medîne.
harâret: 1. Sıcak, sıcaklık, ateş. 2. Susama, susuzluk. 3. Vücutta meydana gelen aşırı sıcaklık, ateş.
hâriç: 1. Bir şeyin dışı, dışarısı; dışta bulunan. 2. Dış memleket, yaşanılan ülkenin dışındaki ülke.
haset: Kıskanma, kıskançlık, çekememezlik.
hasım: 1. Düşman. 2. Bir işte, yarışta veya davada karşı taraf, rakip.
haslet: 1. Yaratılıştan, doğuştan gelen husûsiyet, huy. 2. Güzel huy, iyi husûsiyet.
havâle: Bir işi, bir fiili, bir şeyi başka birine bırakma, başka birine terk etme, ısmarlama, devretme.
havâs: 1. Seçkinler, büyükler, haslar, üstün olanlar. 2. Okumuş, kültürlü, münevver kimseler.
havf: Korku.
hayır: 1. İyilik, iyi iş, iyi şey. 2. Karşılık gözetilmeden yapılan iyilik.
hayırhâh: Hayır isteyen, hayır dileyen, başkalarının iyiliğini isteyen.
hazin: 1. Hüzünlü, üzüntülü, acıklı. 2. Üzüntü veren, gamlandıran, kederlendiren.
hebâ: 1. Harcama, boşa gitme. 2. Boş, beyhude, nâfile.
heder: Boşa gitme, karşılıksız kalma, harcanma, ziyan olma.
helâl: 1. İslâmî bakımdan kullanılabilmesine veya yapılmasına izin verilen şey, şeriata uygun şey. 2. İslâmî ölçüler içinde, namus ve ahlâk dairesinde kazanılmış şey. 3. Temiz, yenilebilir, kullanılabilir. 4. Meşrû, bağışlanmış.
hengâm: Zaman, çağ, sıra, vakit, mevsim.
hevâ: 1. Nefse âid şeylere olan heves, istek, arzu, sevgi, hoşlanma. 2. Nefsî zevkler, düşkünlükler. 3. Övünme, iftihar etme.
heybe: Daha çok binek hayvanlarının eğerine asılarak yük taşımakta kullanılan iki gözlü, dokuma veya meşinden yapılan torba, çifte torba.
hırka: 1. Vücudun üst kısmına ve diğer elbiseler üzerine giyilen daha çok örme giysi. 2. Derviş elbisesi. 3. Eski püskü yamalı elbise.
hikmet: 1. Hakîmlik. 2. Yüksek bilgi. 3. Sebep, gizli sebep. 4. Ahlâkî söz, öğüt verici söz, kısa ve öğretici ahlâkî söz, mesel.
hîlekâr: Hile yapan, hileci, hilebaz.
hilkat: Yaratılış.
hissiyât: Hisler, duyuşlar.
hodgâm: Hodbin, bencil.
husûl: Meydana gelme, olma, peydâ olma, ortaya çıkma.
husûsiyet: 1. Ayırıcı vasıf, başkalarından farklı olan şey. 2. Husûsî olan şeyin hâli. 3. Çok yakın dostluk, samimilik, âşinâlık.
ıskarta: 1. Değerini kaybetmiş mal, bozuk ve kullanılmaya elverişli olmayan malzeme. 2. Değeri düşmüş, yıpranmış (şey).
ıztırap: Üzücü bir hâlin sonucu olan tasa, kuvvetli acı, elem.
icrâ: 1.Yapma, yerine getirme, bir işi yürütme. 2. Akıtma, akıtılma.
idrâk: 1. Akıl erdirme, anlama, kavrama kabiliyeti. 2. Ulaşma, erişme, varma, yetişme.
îfâ: Bir işi gerçekleştirme, yapma; bir hizmeti yerine getirme.
iftira: Olmayan bir suçu yükleme, asılsız olarak kötü şeyler isnad etme, kasıtlı olarak kara çalma, bühtan.
ihlas: 1. Doğru, samimî, kalbî ve karşılıksız, sevgi; samimî bağlılık; samimiyet, doğruluk. 2. Riya karışmamış, samimî ibâdet. 3. Hâl ve hareketlerde Allah rızâsına yönelme.
ihsân: 1. Bağışlama, bağış olarak verme. 2. Bağışlanan şey. 3. Yardım, iyilik, lütuf.
ihtar: 1. Hatırlatma, bir konuda hatırlatma yapma, dikkatini çekme, uyarma. 2. İdarî bir ceza, uyarma cezası.
ihtirâs: Aşırı hırs, şiddetli arzu, bir şeye kuvvetli temâyül.
ihtişam: Büyük gösteriş, debdebe, tantana.
ihyâ: 1. Yeniden hayat kazandırma, canlandırma, uyandırma, diriltme, güçlendirme, tâzeleme, onarma, şenlendirme, îmâr. 2. Bir arâziyi tarım yapılabilir hâle getirme. 3. Bir geceyi ibâdetle geçirme.
ilâhî: 1. Allâh’â ait, Allah’la ilgili. 2. Fevkalâde güzel, hoş, mükemmel.
ilticâ: 1. Sığınma, barınma. 2. Güvenme, dayanma.
iltifat: 1. Güler yüzle muâmele, nâzik ve yumuşak davranma, gönlünü hoş etme, ilgilenme, teveccüh. 2. Dikkat, itina.
inâyet: 1. Dikkat, gayret, özenme. 2. lütuf, ihsân, iyilik.
inkıta: Kesilme, kesinti meydana gelmesi.
inkişâf: 1. Açılma. 2. Büyüme, gelişme. 3. Meydana çıkma. 4. Mânevî bir sırrın veya hâlin görünmesi.
insan-ı kâmil: Olgun insan, her bakımdan üstün vasıflar taşıyan kişi.
intibah: 1. Uyanma, uyanıklık. 2. Göz açıklığı. 3. Sinirlerin, uzuvların harekete gelip uyanması.
irâdî: İsteyerek, iradeyle yapılan.
irfân: 1. Bilme, anlama. 2. İlâhî bir feyizle kâinâtın sırlarını bilme kudreti. 3. Kültür.
irşâd: 1. Hak yolu, doğru yolu gösterme, uyarma. 2. Tasavvufta, mürşidin Allâh yolunu göstermesi.
isbat: 1. Delil ve şahit göstererek doğruyu ortaya koyma. 2. Şâhit, delil. 3. Sağlamlaştırma. 4. Var etme.
istîdâd: 1. Kâbiliyet, bir şeyin kabûlüne, kazanılmasına olan tabiî meyil. 2. Akıllılık. 3. Anlayışlılık.
istikâmet: 1. Doğruluk, dürüstlük, nâmuslu hareket, doğru davranış. 2. Cihet, yön. 3. Doğrultu, yönelme.
istinâd: 1. Dayanma. 2. Güvenme. 3. Sened, delîl, hüccet.
iştihâ: 1. Meyil, istek. 2. İştah, yemek yeme isteği.
iştiyâk: Çok arzu etme, özleme, tahassür.
îtidal: 1. Aşırı olmama, orta hâlde bulunma. 2. Yumuşaklık, mülâyemet. 3. Eşit olma, dengeleme.
itiraf: Başkalarının bilmediği, kendisi için zararlı olacak bir hâli açıklama, ikrâr etme.
iz’aç: Tâciz etme, can sıkma, bunaltma, tedirgin etme, sıkma.
iz’ân: 1. Anlayış, kavrayış, akıl. 2. İtaat, söz dinleme, boyun eğme. 3. Terbiye, edeb.
kabîl: Olabilir, mümkün.
kâfi: 1. Kifayet eden, yeten, kâfi gelen, ihtiyacı karşılayan. 2. Yeter, yetişir.
kâim: 1. Kıyâmda olan, ayakta duran. 2. Bir kişinin yerini tutan, yerine geçen. 3. Bir şeyi mümkün kılan sebep.
karakter: 1. Bir kişi ve topluluğun ayırıcı mânevî vasıflarının tamamı, seciye. 2. Ayırıcı vasıf. 3. Huy, tabiat. 4. Çeşit, cins.
kat’î: 1. Şüpheye ve tereddüde meydan vermeyen, kesin. 2. Değişmez, vazgeçilmez, kesin kararlaştırılmış.
katre: Damla.
keder: 1. Kaygı, tasa, gam; acı, hüzün. 2. Bulanıklık.
kemâl: Olgunluk, yetkinlik, tamlık, kusursuzluk, eksiksizlik.
keyfiyet: 1. Bir şeyin nasıl olduğu, hâl, durum, vaziyet, husus, vasıf, nitelik, kalite. 2. İş, hâdise.
kibir: 1. Büyüklük, ululuk, azamet. 2. Kendini beğenme, büyüklük satma. 3. Gurur.
kifâyet: Kâfi miktarda olma, yetme, yeterlik.
kudsiyet: 1. Kudsîlik, kutluluk, mukaddeslik, muazzezlik, azizlik. 2. Arınmışlık, temizlik.
küfrân-ı nîmet: Nankörce davranma, velinimetine karşı nankörlük etme.
lâşe: Leş.
lâubâlî: 1. Korku ve çekinmesi olmayan, saygısız, pervasız. 2. Teklifsiz, senli benli. 3. Kayıtsız.
letâfet: 1. Latîflik, hoşluk. 2. Güzellik. 3. Nezâket. 4. Yumuşaklık.
liyâkat: Lâyık olma, uygun bulunma, yararlılık, değerlilik, ehliyet, iktidar.
mahâret: Bir işte, bir şey meydana getirmede ustalık ve beceriklilik, hüner.
mâhir: Elinden iyi iş gelen, ustalık ve beceriklilikle yapan, mahâretli, hünerli.
mâhiyet: Bir şeyi tayin eden aslî unsur, bir şeyin hakîkati, nitelik.
mahlûk: Allah tarafından halk edilmiş, yaratılmış, yaratık.
mahşer: 1. Haşr olunma, ölülerin dirilip kalkma günü, kıyamet. 2. Kıyamet gününde ölülerin dirilip toplanacakları yer. 3. Çok kalabalık yer.
makbul: 1. Kabul gören, alınan, reddedilmeyen, beğenilen, hoşa giden. 2. Muteber, itibar gören, geçerli.
mâkes: Akis yeri, aksetme yeri, bir şeyin yansıdığı yer.
makro: Büyük.
mâkul: 1. Akla uygun, akla yakın, mantıklı. 2. Aşırı olmayan, ılımlı. 3. Akıllıca hareket eden.
mâlum: 1. Belirli, bilinmez olmayan; bilinen, belli. 2. Fâili belli olan fiil. 3. Herkesçe bilinen.
mânevî: 1. Maddî olmayan, ruhî. 2. Mânâya ait, manayla ilgili. 3. Fikrî, hissî. 4. Zahirî olmayan, içe âit, bâtınî.
mânidar: Mânâlı, anlamlı, mânâ taşıyan; ima ihtiva eden.
mâsivâ: Allah’ın gayrı olan her şey.
mâtem: 1. Ölen, kaybedilen şeyin ardından üzülme ve ağlama, yas. 2. Büyük acı ve üzüntü.
maya: (mec) Bir şeyin aslî unsuru, özü; esas, cevher.
mazhar: 1. Nâil olmuş, erişmiş, kavuşmuş; nâil olan, kavuşan, erişen, şereflenen. 2. Bir şeyin zuhûr ettiği yer, eşyâ ve madde.
mebrur: Hayırlı, makbul.
mecburen: 1. Mecbur olarak, zorla, cebren. 2. Zarûretten ötürü.
meçhul: 1. Bilinmeyen, malûm olmayan, hakkında bilgi edilemeyen. 2. Fâili belli olmayan fiil, edilgen.
medâr: 1. Vâsıta, vesîle, fayda. 2. Dönerek hareket eden bir cismin dayandığı nokta.
med-cezir: 1. Denizin ay çekimi tesîri ile alçalıp yükselmesi, gel-git. 2. İniş-çıkış.
menfî: 1. Olumsuz, müsbetin zıddı. 2. Nefyolunmuş, sürülmüş, sürgün edilmiş. 3. Negatif.
mes’ûd: Kutlu, saadetli, bahtiyar, mutlu.
mesken: İkâmet olunan, oturulan, barınılan yer, ev.
mesned: 1. İsnâd edilen, dayanılan şey. 2. Rütbe, makam, gâye.
meşakkat: 1. Sıkıntı, zahmet, güçlük, zorluk. 2. Zahmet verici iş.
meşher: Teşhîr yeri, sergi.
mevhibe: Bahşiş, ihsan, bağış.
mevzû: 1. Va’z olunmuş, konulmuş, yerleştirilmiş. 2. Ele alınan, üzerinde durulan husus, bahiz. 3. Düzenlenmiş, tanzim edilmiş, kurulmuş. 4. Uydurma, düzme, sahih olmayan.
mevzubahis: Bahsedilen, bahse esas olan, hakkında konuşulan.
mezâlim: Zulümler.
mezbele: Süprüntü yeri, süprüntülük, çöplük.
meziyet: Bir kimseyi başkalarından ayıran ve yücelten vasıf, üstünlük, değerlilik, yüksek karakter.
mikro: Ancak mikroskop yardımıyla görülebilecek kadar küçük.
minnet: 1. Bir iyilik karşısında kendini mânevî olarak borçlu hissetme, yük altında kalma. 2. Bir iyiliğe karşı teşekkür etme, iyilik bilme. 3. İyilik, lütuf, bağış.
mizâc: 1. Mânevî vasıfların bütünü, huy, tabiat, yaratılış. 2. İnsan vücûdunda dört temel maddenin karışmasından meydana geldiğine inanılan hâl.
mîzan: 1. Terâzi. 2. Ölçü âleti. 3. Tartı âleti. 4. Âhırette günah ve sevabların, iyilik ve kötülüklerin ölçüleceği terazi, mânevî ölçü aleti.
muammâ: 1. Karışık, mânası zor anlaşılır şey. 2. Bilmece.
mûcib: 1. Îcâb eden, lâzım gelen, gereken, gerektiren. 2. Sebep, vesîle.
muhaddis: 1. Hadis âlimi. 2. Hadis nakil ve riâyet eden kimse.
muhatap: 1. Hitab edilen, kendisine söz söylenen, konuşulan kimse. 2. Konuyla ilgili sayılan kimse, taraf.
muhkem: 1. Tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, kuvvetli. 2. Tam, noksanı olmayan, bozukluğu bulunmayan. 3. Metin.
muhteris: İhtiraslı, aşırı derecede arzulu, hırslı.
muktedir: İktidarlı, güçlü, kuvvetli, elinden iş gelir.
muktezâ: 1. İktizâ eden şeyler, gerekenler. 2. Sonuçlar.
mûnis: 1. İnsandan kaçmayan, kanı sıcak, cana yakın, alışık, ünsiyetli. 2. Alışmış, alışılan.
murâkabe: 1. Bakma, göz altında bulundurma, kontrol. 2. Kendi iç âlemine bakma, tefekküre dalıp kendinden geçme.
musaffâ: Tasfiye edilmiş, arıtılmış, temizlenmiş, sâfiyet kazanmış.
musîbet: 1. Belâ, felâket. 2. Pis, uğursuz.
mutî: 1. İtaat eden, itaatli, baş eğen. 2. Tâbi, bağlı, başka birinin hükmü altında bulunan.
muttalî: Bilgi sahibi, haberdar, haber almış, vâkıf, bilgili.
muttasıf: Vasıflanmış; vasıf sahibi.
muvaffakiyet: 1. Muvaffak olma, başarma, başarı. 2. Galibiyet.
muzdarip: Izdırâbı olan, ızdırap çeken, acı duyan, kederli.
mücehhez: Donanmış, donatılmış, noksanlıkları giderilmek sûretiyle hazır hâle getirilmiş.
mücerred: Cisim hâlinde bulunmayan, soyut, saf, hâlis, tecrîd edilmiş, soyulmuş.
müdrik: 1. İdrak eden, anlayan, kavrayan, aklı eren. 2. Olgun, yetişmiş.
müessir: 1. Tesir eden, eser bırakan. 2. Hüzün veren, kederlendiren, dokunaklı. 3. Sözü geçen, hükmü yürüyen.
müflis: 1. İflas etmiş, bütün varını yoğunu elinden çıkarmış, borcunu ödeme gücünü kaybetmiş. 2. Parasız, züğürt.
mükellefiyet: Mükellef olma hâli, yükümlülük.
mülâhaza: 1. Dikkatle ve teferruatıyla düşünme. 2. Dikkatle bakma. 3. Düşünme.
müneccim: 1. Yıldızların hâl ve hareketlerinden ahkâm çıkaran kimse, astrolog, falcı. 2. Astronomi ile uğraşan kimse.
münezzeh: Tenzih edilmiş, yüce, berî.
mürebbî: Terbiye eden, eğitimci
mürid: 1. İradesi olan, emreden, buyuran. 2. İradesi olmayan, Hakk’ın ve mürşidinin iradesine tâbi olan, iradesini şeyhe teslim eden, tarikata girip bir şeyhe bağlanmış bulunan, derviş, müntesip.
mürşid: İrşad eden, doğru yolu gösteren, rehber, bir tarikatın başına bulunan şeyh.
müsebbibu’l-esbab: 1. Sebepler sebebi. 2. Bütün sebepleri ve vesîleleri yaratan; Allâh.
müstecâb: Kabûl olunmuş.
müşâhede: 1. Bir şeyi gözle görme. 2. Mânevî seyir.
müşahhas: 1. Şahıslandırılmış, cisimlendirilmiş, şekillendirilmiş. 2. Gözle görülüp, elle tutulur hâlde bulunan.
mütâlaa: 1. Bir konuda karar verebilmek için iyice düşünme. 2. Rey, mülâhaza. 3. İyice düşünülerek verilen karar.
müteahhit: 1. Taahhüt eden, bir işi yapmayı üstüne alan, bir fiili gerçekleştirmek için söz veren, yüklenen. 2. İnşaat yapıp satan kimse.
mütehassıs: 1. İhtisas sahibi, bir ilim dalında derin bilgi sahibi olan. 2. Belli bir şeye tahsis edilmiş bulunan.
mütekebbir: Kibirlenen, mağrûr.
mütevazı: 1. Tevâzu sahibi, alçakgönüllü, kibirsiz, gösterişsiz. 2. Nâzik.
müttakî: 1. Sakınan, çekinen. 2. Allâh’tan korkan.
müzeyyen: Tezyîn edilmiş, bezenmiş, süslenmiş, donanmış, tezyinatlı, süslü.
nâdir: Eşi, benzeri az bulunan, pek az tesadüf edilen, az bulunur, seyrek.
nâfile: 1. İslâmiyette farz veya vâcip olmayan ibadet. 2. Fazlalık, ziyâde.
nâil: Emeline erişen, gâyesine ulaşan, başaran, muvaffak olan, yetişen, erişen.
nakş: 1. Renkli boyalarla boyama, renkli boyama sûretiyle yapılan resim, süs. 2. Bina, duvar ve tavanlarına yapılan renkli resim veya süs.
namzed: Bir memuriyete, vazifeye veya hâle tayini, geçmesi düşünülen.
nankör: Gördüğü iyiliğin kıymetini bilmeyen, kendisine yapılan iyiliği ve eline geçen nimeti inkâr eden.
nasihat: 1. Doğru yola, iyiye, güzele sevk etmek için yapılan konuşma, öğüt. 2. Yol gösterme. 3. Akıl öğretme.
nazargâh: Bakılan yer, bakma yeri.
nazargâh-ı ilâhî: Cenâb-ı Hakk’ın nazar kıldığı yer.
necâset: 1. Pislik, kirlilik, murdarlık. 2. İnsan veya hayvan pisliği.
nedâmet: Pişmanlık.
nefer: 1. Tek adam, kişi, ferd, şahıs. 2. Adet, kişi. 3. Rütbesiz asker, er.
neşe: 1. Erişme, yetişme, gelişme. 2. Sevinç, keyf. 3. Yetişme tarzı, huy, meşrep.
neşv ü nemâ: Yetişip büyüme, sürüp çıkma.
neşve: Sevinç, keyif, mutluluk sarhoşluğu. (Dilimizde galat olarak “neş’e” şeklinde kullanılmaktadır.)
nezaket: Nâziklik, zâriflik, incelik, terbiye, edep.
nümâyiş: 1. Gösteriş, görünüş. 2. Gösteri, miting. 3. Yalandan gösteriş. 4. Gözdağı verme.
nümûne: Çok miktarda bir şeyi temsil etmek üzere seçilmiş az miktardaki şey, örnek, misal.
radyasyon: Bir enerjinin ışık demeti şeklinde yayılması hâli, ışınım.
rahvan: 1. Biniciyi sarsmayan süratli at yürüyüşü. 2. Böyle yürüyüşlü.
rakîk: 1. Çok ince, yufka, nâzik, nârin. 2. Yumuşak kalbli, yufka yürekli, hisli.
râm olmak: 1. İtâat etmek, boyun eğmek, kendini başkasının emrine bırakma. 2. Kulun bütün varlığını Allâh -celle celâlühû-’ya bağlaması.
razzâk: Allâh Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâ, yâni güzel isimlerinden; Bütün mahlûkâtın rızkını bol bol veren.
recâ: 1. Umma, ümid etme; ümid ve iyimserlik hâli. 2. Yalvarma.
refes: 1. Çirkin, müstehcen söz. 2. Cinsî temas.
rezâlet: Halkın duygularını inciten ahlâk dışı hâl, kepazelik, alçaklık, maskaralık, skandal.
riyâkâr: İkiyüzlü, mürâî.
ricâl: Adamlar.
rûhâniyet: 1. Rûha âit mânevî atmosfer, rûhu takviye eden mânevî hâller. 2. Vefât etmiş olan bir şahsiyetin devâm eden mânevî kuvveti.
sabır: 1. Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanma; zorluk, güçlük ve musibetlere dayanma; haksızlık karşısında nefsi tepkilerden alıkoyma; elde edilemeyen şeyler için kendini zaptetme; tahammül. 2. Olabilecek şeyleri telâşa kapılmadan bekleme. 3. Devam etme, sebat gösterme. 4. Nefsine hâkim olma.
sadaka-i câriye: Sürekli hayra sebep olan sadaka (mektep, câmi, çeşme vb).
safâ: 1. Üzüntü ve kederden uzak olma, endişesizlik, rahat, huzur, iç ferahlığı. 2. Eğlence. 3. Saflık, berraklık.
sefahât: 1. Zevke, eğlenceye, süse aşırı derecede düşkünlük. 2. Malını alabildiğine israf ederek kullanmak. 3. Eğlence.
sâfiyet: Hâlislik, temizlik, paklık, arılık.
salâhiyet: Bir şeyi yapmaya izni ve hakkı olma, bir işi yapma veya yapmama gücüne sâhip olma, yetki.
sefâlet: 1. Süflîlik, aşağılık, düşkünlük. 2. Maddî ve mânevî yoksulluk sonucu meydana gelen düşkünlük. 3. Aşırı fakirlik, şiddetli maddî sıkıntı.
sefih: 1. Kendi malını alabildiğine israf ederek kullanan. 2. Zevk, eğlence ve süse aşırı derecede düşkün olan. 3. Rezil, âdî. 4. İradesiz.
selâhiyet: Bir işi yapma veya yapmama hakkı olma, yetki.
setr: Örtme, kapama, gizleme.
seyr-i bedâî: Eşsiz güzellikleri seyretme.
sıklet: Ağırlık.
sirâyet: Birinden diğerine geçme, bulaşma.
sû-i zan: Fenâ, kötü sanma.
sükûnet: 1. Durgunluk, hareketsizlik. 2. Dinme, kesilme, yatışma. 3. Huzur, rahat.
sunûhât: Akla, hatıra gelen, içe doğan şeyler.
sürûr: Sevinç.
şâdî: 1. Eğlence, şenlik. 2. Neşe, sevinç.
şâyân: Uygun, münâsip, yaraşır, lâyık.
şeb-i arus: 1. Düğün gecesi. 2. Ölümü vuslat telakkî eden Hazret-i Mevlânâ’nın vefât ettiği gece.
şer: 1. Fenalık, kötülük, hayrın zıttı. 2. Kavga, çekişme, nifak. 3. Kötülükte bulunan kimse.
şiâr: 1. Nişan, eser, işâret, alâmet. 2. Alâmet-i fârika.
şükrân: İyiliğe karşı gösterilen iyi tavır, gönül borcu, minnettarlık.
şükür: İyiliğin kıymetini bilme ve iyilik yapana bu hissi gösterme, nimet ve iyiliği anıp sâhibini övme.
şümûl: 1. İçine alma, kaplama. 2. Âit olma, delâlet etme.
tafsîl: Etraflıca, detaylı, açıklayarak anlatma.
tahayyül: Tasavvur etme, hayalde vücûd verme, zihinde canlandırma.
tahlil: Unsurlarına ayırma, halletme, çözümleme, analiz, değerlendirme.
tahrik: 1. Hareket ettirme, yerinden oynatma. 2. Teşvik etme. 3. Kışkırtma, azdırma.
tahsin: 1. Güzel bulma, beğenme. 2. Aferin deme, alkışlama. 3. Hayran olma.
tahte’s-serâ: Yerin altı, toprak altı.
takarrub: Yaklaşma, yakın olma.
takvâ: Allâh’tan korkma, Allâh korkusuyla dînin yasaklarından kaçınma.
takviye: 1. Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. 2. Teyid ve tasdik etme. 3. Yardımcı kuvvet.
tasallut: Mûsâllat olma, sataşma, başına ekşime.
tasavvur: 1. Zihinde canlandırma, tahayyül etme, göz önüne getirme. 2. Yapılmasını düşünme.
tatbik etmek: Uygulamak.
tebahhur: Buharlaşma, buharlaşıp uçma.
teberrük: Bereket umma, mübârek görme, uğurlu sayma.
tedârik: Hazırlama, elde bulundurma, sağlama.
tedbir: 1. İdare etme, çekip çevirme. 2. Bir işin sonunu hesaplama. 3. Bir işin yürütülmesi ile ilgili zorlukların çâresini önceden düşünme.
tedirgin: Huzuru, rahatı kalmamış; rahatsızlık, huzursuzluk.
tefekkür: Düşünmek.
tekbir: Yüceltme, “Allâhu Ekber” diyerek Allâh’ı ululama.
telâkkî: 1. Anlayış, görüş. 2. Şahsî anlayış, şahsî görüş.
telif: 1. Uzlaştırma, bağdaştırma; alıştırma. 2. Eser yazma, toplama, düzenleme.
telkin: 1. Fikrini kabûl ettirme, aşılama. 2. Ölmek üzere olan kimsenin başında kelime-i şehâdet getirerek tekrarlamasını sağlamaya çalışma.
temâyül: 1. Bir tarafa doğru eğilme, meyletme. 2. Bir kimse veya şeye taraftar olma, ilgi duyma.
temennî: 1. Olmasını veya olmamasını isteme, arzu, talep, dilek. 2. Rica.
tenbih: 1. Uyarma, ikaz. 2. Hatırlatma, ihtar.
teneşir: Üzerinde ölü yıkanan ayaklı tahta.
tenezzüh: Eğlenmek kasdıyla yapılan gezinti.
tenkîd: 1. İyiyi kötüden ayırma. 2. Bir eser, kişi veya olay hakkında hüküm yürütme, iyi ve kötü taraflarını belirtme, eleştirme, eleştiri.
tenzil: 1. Aşağılatma, indirme, düşürme. 2. Çıkarma.
terennüm: 1. Yavaş, güzel ve rûha tesir edici bir sesle söyleme. 2. Şakıma.
tesbih: 1. Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzih etme ve ululama. 2. “Sübhanallah” deme. 3. Allâh’ın sıfatlarını tesbih ederken sayı saymak için kullanılan ve otuz üç veya katları kadar tanenin ipe dizilmesiyle meydana gelen halka.
tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözlerle gönlünü ferahlandırma.
tesir: 1. Eser, iz bırakma; bir takım sonuçlar meydana getirme, bazı hisler uyandırma. 2. Üzüntü ve keder uyandırma, dokunma.
tesis: 1. Kurma, meydana getirme. 2. Temel atma. 3. Kurulmuş olan, yapılmış bulunan, kuruluş, kurum.
teslîmiyet: Teslim olma, teslim oluş, boyun eğiş, rıza, tevekkül.
tevâzû: Büyüklenmeme, alçak gönüllülük, gösterişsizlik.
tevhid: 1. Birleştirme. 2. Bir olduğuna inanma, birleme. 3. Allâh’ın birliğine inanma ve bunu ifade etme. 4. Allâh’ın birliğini ifâde eden “Lâilâheillallah” sözünü söyleme.
tevzî: 1. Dağıtma. 2. Herkese payına düşeni dağıtma, üleştirme.
teyakkuz: Uyanma, uyanık bulunma.
tezat: 1. Birbirine zıt olma, zıtlık, aykırılık. 2. Bir cümle veya mısrada birbirinin zıttı mânâları bir arada kullanma sanatı.
tezkiye: Nefsi, her türlü kötü sıfatlardan ve menfî temâyüllerden temizleme, aklama ve güzel ahlâk ile tezyîn etme.
tezyin: Zînetlendirme, süsleme.
tuğyân: 1. Taşma, coşma. 2. Hiddetlenme.
ucub: Kendini beğenmişlik, kibir ve gurura kapılma.
uhrevî: Âhirete âit, âhiretle alâkalı.
ulemâ: Âlimler; ilim sahipleri.
ulvî: Yüksek, yüce.
umman: deniz, büyük deniz, okyanus.
usûl: 1. İlmî çalışmanın düzgün ve yeterli şekilde yapılabilmesi için gerekli başlangıç bilgisi, metot. 2. Kâide. 3. Yol, tarz, şekil. 4. Tertip, düzen. 5. Kök, esas.
ülfet: 1. Alışma. 2. Dostluk, arkadaşlık, âşinâlık, iyi geçinme.
ünsiyet: Alışkanlık, ülfet, dostluk.
vâkî olmak: Vukû bulmak, olmak.
vazife: 1. Bir kimsenin yapmakla yükümlü olduğu iş. 2. Ahlâk veya iş icabı yapılması gereken fiil. 3. Yapılması bir kimseye ısmarlanan iş. 4. Bir kimsenin gördüğü hizmet.
vecd: 1. Kendini kaybedercesine ilâhî aşka dalma. 2. Şiddetli dînî duygu ve heyecan hâli.
vecîbe: Vâcib olan, gereken, yerine getirilmesi borç hükmünde bulunan iş, boyun borcu.
vesîka: 1. İnanılacak, dayanılacak, güvenilir, sağlam delil, hüccet. 2. Bazı malların dağıtımı ile ilgili olup, taşıyana üzerinde belirtilen miktarda alma hakkı veren kağıt.
vicdan: 1. İyiyi kötüden, hayrı şerden ayırmayı sağlayan iç duygu, ahlâk şuuru. 2. His, duygu. 3. Din, inanç.
vuslat: Bir şeye ulaşma, kavuşma, visâl.
yâd: Anma, hatırlama, zikretme.
yakaza: Uyanıklık.
yama: 1. Delik veya yırtık yeri kapamaya yarayan parça. 2. Bu parça ile yapılan kapama işlemi. 3. Deri üzerinde meydana gelen geniş leke.
zaafiyet: 1. Zayıflık. 2. Dermansızlık, zafiyet.
zâhir (zâhiren): 1. Görünen, meydanda olan, belli, açık, âşikâre. 2. Dış görünüş. 3. Tabiî, şüphesiz.
zann: 1. Sanma, farz ve tahmin etme, ihtimale göre hükmetme. 2. Şüphe, tereddüt, şek.
zarâfet: Zariflik, incelik, nâziklik.
zarûret: 1. İhtiyaç, fakirlik, yoksulluk. 2. Muhtaçlık, çaresizlik, şiddetli ihtiyaç. 3. Yasak olan bir fiilin işlenmesini geçici olarak mübah kılan özür.
zelil: Zillete uğramış, alçalmış.
zemherî: Kışın en soğuk zamanı, şiddetli soğuk, karakış.
zevce: Hanım, eş.
zıll-ı zevâl: 1. Ölümün gölgesi. 2. Yok olup sona eren gölge.
zikir: 1. Anma, düşünme, hatırlama, söz konusu etme. 2. Beyan ve ifade etme. 3. Allâh’ı dil veya kalble anma. 4. Belli duaları belli zamanlarda, belli sayı ve şekilde okuma.
